“Büyünce İtirafçı Olacağım…”

0
6

Bir çocuğa “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorulduğunda, verilen cevabın “itirafçı olacağım” olduğu bir ülke tahayyülü bile insanın içini ürpertiyor. Bu cümle elbette ironik ama ironiler, çoğu zaman gerçeğin en çıplak hâlidir. Bugün etkin pişmanlık ve itirafçılık mekanizmalarının geldiği nokta, adalet duygusunu güçlendirmekten çok onu aşındıran bir araç hâline gelmiş durumdadır.

Hukuk sistemlerinde etkin pişmanlık, istisnai bir düzenlemedir. Amaç; suç örgütlerini çözmek, daha büyük zararların önüne geçmek ve gerçeğe ulaşmayı kolaylaştırmaktır. Bu mekanizma, doğru uygulandığında kamu yararına hizmet edebilir. Ne var ki bizde sorun, istisnanın kural hâline gelmesidir. İtirafçılık artık hakikate ulaşmanın değil, cezasızlığa ulaşmanın kestirme yolu olarak algılanıyor.

*Pazarlık Zeminine Dönüşmesi

Bugün toplumda yaygın olan kanaat şu… Suçun ağırlığı değil suçtan sonra verilen “doğru” ifade belirleyici. Yaptığınız eylem ne kadar vahim olursa olsun, yeterince “işe yarar” bir itirafta bulunursanız özgürlüğe kavuşmanız mümkün. Buna karşılık, masumiyetini savunan ya da susma hakkını kullanan kişiler, daha ağır bedeller ödeyebiliyor. Bu tablo, hukukun temel ilkeleriyle açıkça çelişiyor.

Daha vahimi, itirafçılığın bir pazarlık zeminine dönüşmesi… Gerçeğin değil beklentinin konuştuğu bir alan oluşuyor. “Ne anlatırsam kurtulurum?” sorusu, “Ne oldu?” sorusunun önüne geçiyor.

Bu da hem masum insanların zan altında kalmasına hem de gerçek suçluların tam anlamıyla ortaya çıkarılamamasına yol açıyor. Adalet, hakikatin değil stratejinin ürünü hâline geliyor.

Vicdanlar da bu tabloyu reddediyor.

*Güven Zedeleniyor

Toplum, suçla yüzleşen samimi bir pişmanlıktan çok, çıkar hesaplarıyla şekillenmiş beyanlara tanıklık ettiğini hissediyor. Bu his güçlendikçe, mahkeme kararlarına duyulan güven azalıyor. Hukuk, adil olduğu için değil güçlü olduğu için korkulan bir mekanizmaya dönüşüyor.

Oysa adalet korkuyla değil güvenle ayakta durur. Etkin pişmanlık, hukukun elindeki hassas bir cerrahi alet gibidir. Yanlış elde, yanlış yerde kullanıldığında iyileştirmez, sakatlar. Bugün yapılması gereken, itirafçılığı yüceltmek değil, hukukun evrensel ilkelerine geri dönmektir. Aksi hâlde çocuklar “büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna hayal kurarak değil, sistemin açıklarını ezberleyerek cevap vermeye devam eder. Ve bu, bir toplum için verilebilecek en ağır itiraf olur.

Bu çarpık düzenin bir başka sonucu da ahlaki erozyondur. İtirafçılık, yalnızca hukuki bir araç olmaktan çıkıp toplumsal bir “başarı stratejisi” gibi sunulduğunda, dürüstlük ve sorumluluk gibi değerler anlamsızlaşır. Genç kuşaklara verilen örtük mesaj şudur. Doğruyu zamanında yapmak değil yanlışı yaptıktan sonra doğru kişilere uygun cümleler kurmak önemlidir. Bu anlayış, sadece adaleti değil, toplumsal sözleşmenin kendisini de zayıflatır. Çünkü hukuk, ahlaki zeminden koptuğunda uzun süre ayakta kalamaz.

*Her Pişmanlık Bir Hesap Olarak Görülür…

Üstelik bu sistem, gerçek pişmanlığı da değersizleştirir. Samimi bir yüzleşme ile kurgulanmış bir anlatı arasındaki fark silikleşir. Her itiraf, şüpheyle karşılanır, her pişmanlık, bir hesap olarak görülür. Böylece hukuk, insanı ıslah eden değil onu rol yapmaya zorlayan bir düzene dönüşür. Oysa adaletin nihai amacı sadece suçluyu cezalandırmak değil, toplumu onarmaktır.

Gerçek pişmanlık, ancak adil ve tutarlı bir hukuk düzeninde anlam bulur. Aksi takdirde geriye kalan, herkesin birbirinden şüphelendiği, hakikatin ise kimsenin umurunda olmadığı bir enkazdır.

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here