
Dr. Öğretim Üyesi ‘necmi cemal’
Bazı insanlar öğretir. Bazıları yetiştirir. Bazıları ise yalnızca kendisine benzetir. Aradaki fark, bilgiyle değil; niyetle ilgilidir. Ustalık çoğu zaman bilmekle karıştırılır. Oysa ustalık, bilgiyi aktarırken karşındakinin senden farklılaşmasına izin verebilmektir.
İşte tam bu noktada ayrım başlar. Çünkü bazı yapılar için esas mesele, bilginin ilerlemesi değil; otoritenin korunmasıdır. Bu yüzden övgü her zaman liyakate gitmez. Bazen sadık olana gider. Bazen itiraz etmeyene… Bazen sınırını bilenlere… Bu bir tercih meselesidir.
Vefa ise bu denklemin en rahatsız edici unsurudur. Çünkü vefalı insan, ne unutur ne de inkâr eder. Sesini yükseltmez belki ama hafızası canlıdır. Ve hafıza, kontrol edilemeyen bir güçtür. İşte bu yüzden vefa, bazı çevrelerde makbul değildir. Onun yerine sadakat tercih edilir.
Sadakat, sorgulamadan bağlılıktır. İtaat ise sınırın nerede başladığını bilmektir.
Bu üç kavram sıkça karıştırılır: Vefa, sadakat ve itaat. Oysa aralarındaki fark hayati önemdedir. Vefa, eşitler arasında olur. Sadakat, üst-alt ilişkisinde anlam kazanır. İtaat ise sistemin sigortasıdır.
Sorun şuradadır: Bazı ustalar, vefayı sadakatle, sadakati itaatle karıştırır. Ve bu karışıklık, zamanla bir zihniyet üretir. Tam da burada, genellikle yüksek sesle söylenmeyen başka bir mesele devreye girer: Aidiyetin, doğum yeriyle karıştırılması.
Bir yere yıllarını vermek, orada kalmayı seçmek, sorumluluk almak; bazıları için hâlâ “yeterli” sayılmaz. Çünkü kimi çevrelerde, katkıdan önce kimlik sorulur. Emekten önce etiket… “Bizden mi?” denir. Oysa bir yere ait olmak, orada doğmakla değil; orada kalmayı göze almakla başlar.
Bu zihniyette; farklılaşan rahatsız eder, çok yönlü olan risk sayılır, topluma söz söyleyen “fazla” bulunur. Hemen etiket yapıştırılır: “Çizgiden çıkmış.” “Başka şeylerle meşgul…” “Eskisi gibi değil.”
Oysa değişmeyen tek şey, kendi yerini mutlak sanma hâlidir. Gerçek ustalık; yanındakinin senden daha görünür olmasına tahammül edebilmektir. Gerçek güç, başkasının ışığında kendi gölgenden korkmamaktır. Ama herkes bu özgüvene sahip değildir. Bazıları için öğrencinin büyümesi, başarı değil; denge bozan bir durumdur. Bu yüzden mesafe koyulur. Bu yüzden görmezden gelinir. Bu yüzden dolaylı küçümseme başlar. Üstten cümleler kurulur. Hafif alay yapılır. Alan daraltılır.
Bunların hiçbiri tesadüf değildir. Çünkü mesele ne meslek, ne şehir, ne de yazıdır. Mesele şudur: Bir insanı gerçekten yetiştirdin mi, yoksa sadece kendi sınırların içinde mi tuttun?
Unutulmaması gereken bir hakikat var: Zaman, kimin daha çok bildiğini değil; kimin daha çok alan açtığını hatırlar. Ve tarih, itaat edenleri değil; vefayı taşıyabilenleri yazar. Ama tercihler serbesttir. Merkez korunabilir. Çember daraltılabilir. Aynı dil sürdürülebilir.
Bu hâliyle de yürünür elbette. Siz… Böyle devam edin.







