1-Matrakçı Nasuh… 2-Susmak

0
4

Dr. Öğretim Üyesi ‘necmi cemal’…

Matrakçı Nasuh

Bir isim… Ama sadece bir isim değil. Kimi için tarihçi, kimi için nakkaş, kimi için matematikçi… Ama aslında o, bakmasını bilen bir aklın adıydı. Asıl adıyla Nasuh bin Karagöz el-Bosnavî… Ama biz onu, hak ettiği isimle biliriz: Matrakçı Nasuh.

Savaşları yazdı… Ama sadece kılıçları değil, şehirleri de çizdi. Yolları anlattı… Ama sadece mesafeleri değil, insanın o yollarla kurduğu bağı da gösterdi. Onun çizdiği şehirlerde hiçbir şey rastgele değildir. Sokaklar, yapılar, boşluklar… Hepsi bir anlam taşır. Her çizginin bir hesabı vardır.

Bugün biz… şehirler kuruyoruz. Ama soralım kendimize: Çiziyor muyuz, yoksa sadece yapıyor muyuz? Planlıyor muyuz, yoksa sadece yetiştiriyor muyuz?

Matrakçı Nasuh bir şehri çizerken; önce görürdü, sonra anlardı, en son anlatırdı. Biz ise çoğu zaman; anlamadan yapıyor, yaptıktan sonra anlatmaya çalışıyoruz. Oysa bir şehir… sadece beton değildir. Bir şehir; sabah kepenk sesleriyle uyanır, akşam ışıklarıyla derinleşir. Çocuk sesiyle çoğalır, sessizlikte bile konuşur. Şehir dediğin; yaşayan bir bütündür.

Ve bir şehri yönetmek; sadece hizmet üretmek değildir. Bir şehri yönetmek; o şehrin hikâyesini doğru yazmaktır. Çünkü yanlış yazılan her hikâye, gelecekte bir sorun olarak karşımıza çıkar. Bugün açtığın bir cadde, yarın trafiğe dönüşür. Bugün diktiğin bir bina, yarın gölge olur. Bugün görmeden yaptığın her iş, yarın çözülmesi gereken bir meseleye dönüşür.

Matrakçı Nasuh bize şunu öğretir: Önce gör… Sonra düşün… Sonra yap… Mesele; daha çok yapmak değil, daha doğru görebilmektir. Daha hızlı ilerlemek değil, daha isabetli karar verebilmektir. Çünkü bu şehirler rastgele büyüsün diye değil, doğru yaşansın diye var.

Ve bir gün… birileri bu şehri yeniden çizdiğinde; “Keşke…” demesin diye, “İyi ki…” desin diye… Bizim de çizgimiz net olmalı.

Susmak

İnsan çoğu zaman cesaretinden söz eder. Kendi kararlarını verdiğini… Doğru bildiğini savunduğunu… Haksızlığa karşı durabildiğini… Ama insanı gerçekten yönlendiren şey çoğu zaman cesaret değil, korkudur. Korku görünmezdir. Kapı çalmaz. Adını söylemez. Ama hayatın birçok kararında sessizce yerini alır.

Bazen bir söz söylemekten vazgeçirir. Bazen bir adım atmaktan… Bazen de doğru olduğunu bildiğimiz bir şeyi savunmaktan. Çünkü korku yalnız kalmaz. Yanına çoğu zaman başka duyguları alır: Rahatlık… Alışkanlık… Ve en çok da sessizlik…

İnsan böyle zamanlarda kendini ikna etmeyi öğrenir: “Şimdi sırası değil.” “Bunun bana ne faydası var?” “Zaten bir şey değişmez.” Oysa çoğu zaman değişmeyen şey düzen değil, korkunun kendisidir. Tarih boyunca birçok yanlış güçlü olduğu için değil, insanlar sustuğu için uzun süre devam etmiştir.

Çünkü susmak bulaşıcıdır. Bir kişi susar… Sonra bir başkası… Sonra bir başkası daha… Ve bir süre sonra herkes aynı sessizliğin parçası olur. Ama susmanın da bir gerçeği vardır: Üzerine gidilmediğinde büyür. Karşısında durulduğunda yavaş-yavaş küçülür. Bu yüzden insanın kendine sorması gereken soru şudur: Ben gerçekten korkuyor muyum? Yoksa susmanın yön verdiği bir hayatı fark etmeden yaşamaya mı alıştım?

Çünkü insan bazen kendi sınırlarını kendi çizer. Ve zamanla o sınırların içinde yaşamayı öğrenir. Oysa cesaret çoğu zaman büyük sözlerle başlamaz. Bazen sadece küçük bir kararla başlar. Bir cümleyle… Bir itirazla… Ya da doğru bildiğini söylemekle… Belki de insanın gerçek gücü korkusunun hiç olmamasında değil ona rağmen adım atabilmesindedir. Çünkü korku insani bir duygudur. Ama insanı değiştiren şey korkunun yön verdiği hayat değil, ona rağmen kurulan hayattır.

Ve unutulmamalıdır ki… Sessizliğin alışkanlığa dönüştüğü yerlerde sadece bireyler değil, şehirler de zamanla susar. Oysa şehirler susarak değil, konuşabildikçe güçlenir.

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here