Dünyanın Gerçek Gizemi Görünmeyende Değil Görünendedir

0
8

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Sevgili İskenderun’umun sevgili havası ne kadar özel ne kadar güzel değil mi? Ama bizim havamız? Valla havamız falan yok ortalıklarda yalnızca umutsuzca koşturanlarımız var. Sağda solda yapacak iş var mı diye bakanlar. Aile babaları, anneleri, gençler, öğrenciler! İstedikleri tek bir şey var ne olursa olsun bir iş! Öğrenciler özel öğretmenlerle gece gündüz çalışıyor iyi bir üniversite kazanmak için. Oysa şimdi “ne olursa olsun her işi yaparım” diyenlerde aynı yoldan geçmişlerdi. Şimdi o çocuklara bakıp “kendinizi helak etmeyin” diyemiyorsunuz! Onlarda bu yoldan geçecekler ve tarih kendini tekrarlayacak ne yazık ki. Ama umutlar hep olacak…

Güneş, yalancı bir umut veriyor aslında bir enerji geliyor insanın üstüne, o zamanda güzel bir şeyler olacak diyerek arayışa başlıyor! Gece yağmurun sokakları, arabaları, ağaçları, börtü böceği, güzelce yıkadığı güne gülümseyerek başlıyor ilk önce, sonra yavaş yavaş umutlar tavan yapıyor, sonra güneş inmeye başlarken hayallerde, umutlarda, birer birer yok oluyor dudaklardaki gülümseme donuyor, gözler boş bakıyor!

Ve günler, aylar böyle geçiyor. Umutlu, güneşli sabahlar, yağmurlu geceler ve solan umutlar! Bakalım ne zamana dek bu böyle gidecek!

Ve bunlar yaşanırken her şeyden şikâyet eden bir eli yağda, bir eli balda olup da bunun ayrımında olmayanlar var ya işte onlara ne denir hiç bilmiyorum. Bendenizin söyleyecek bin bir şeyi varken dilleri lal oluyor! İçimden bir dilek yükseliyor sadece “Allah akıl versin!”

“Ve Allah insana akıl vermiş zaten neden daha çoğunu versin ki bunu istemeye hakkımız var mı” diye de düşünüyorum. Olanı bile çalıştıramıyorsak!

Ve şimdilik sağlıkla, sevgiyle kalalım sevgili okuyucularım. Eğer kalabiliyorsak tabi. Ayrımsız gayrımsız, hep birlikte… Yase

& & & & &

Gerçek Sevgi

John Blanchard oturduğu banktan kalktı, üzerindeki denizci üniformasını düzeltti ve şehrin büyük tren istasyonundaki insanları incelemeye koyuldu. Gözleri o kızı arıyordu, kalbini çok iyi bildiği, ama yüzünü hiç görmediği, yakasında gül olan o kızı. Ona olan ilgisi bundan on üç ay önce Florida’da bir kütüphanede başlamıştı. Raflardan aldığı bir kitabın içindeki yazıdan çok etkilenmişti…

Kitaptan değil, sayfalardan birinin kenarında kurşun kalemle yazılmış minik notlardan… Yumuşak el yazısı düşünceli bir ruhu ve insanın içine işleyen bir karakteri yansıtıyordu. Kitabın baş sayfasında, o kitabı en son okuyan kişinin ismini gördü: Bayan Hollis Maynell. Biraz zaman ve çaba sonunda adresini buldu. Bayan Maynell New York’ta yaşıyordu. Blanchard ona kendisini tanıtan ve mektup arkadaşı olmayı teklif eden bir mektup yazdı. Ertesi gün de İkinci Dünya Savaşı’na katılmak için Avrupa’ya doğru yola çıktı.

Daha sonraki bir yıl bir ay boyunca birbirlerini mektuplarla tanıdılar. Her mektup kalplerine düşen bir sevgi tohumuydu sanki. Bir romantizm başlıyordu. Blanchard kızdan bir resmini istemişti, ama kız reddetti. Kendisini gerçekten önemsiyorsa nasıl göründüğünün ne önemi vardı. Sonunda Blanchard’ın Avrupa’dan dönüş günü geldi çattı. İlk buluşmalarını ayarladılar… New York Tren İstasyonu’nda akşam saat tam 7’de. ” Beni tanıman için” diye yazmıştı kız mektubunda, ” ceketimin yakasında kırmızı bir gül takılı olacak.”

İşte saat tam 7’ydi ve Blanchard yüzünü daha önce hiç görmediği, ama kalbini sevdiği o kırmızı güllü kızı arıyordu. Hikâyenin gerisini Bay Blanchard’dan dinleyelim: ” Birden genç bir kızın bana doğru yürüdüğünü farkettim. İnce ve uzun boylu, dalgalı sarı saçları o güzel kulaklarının önünden omuzlarına düşmüş… Çiçek rengi mavi gözlü. Dudaklarının ve çenesinin muntazam kıvrımları ve açık yeşil giysisiyle insana sanki baharın geldiğini müjdeleyen bir kızdı. Ben de ona doğru yürümeye başladım.

O kadar etkilenmiştim ki yakasında gül olup olmadığına bakmak aklıma bile gelmedi. Ona yaklaşınca, dudaklarında hafif ve tahrik edici bir gülümsemeyle bana ‘ Benimle ayni yöne mi gidiyorsun, denizci?’ diye fısıldadı. Neredeyse kontrolsüz bir şekilde ona doğru bir adım daha attım ve o anda Hollis Maynell’i gördüm. Kızın tam arkasında duruyordu. 40’ını çoktan geçmiş, grileşmeye başlamış saçlarını şapkasının altında toplamış… Şişmana yakın, kısa boylu, kalın bilekli ayakları topuksuz ayakkabılara gömülmüş. Kafamı çevirdim, yeşil giysili kız hızla uzaklaşıyordu. Kendimi ikiye bölünmüş hissettim; arzularım kızı takip etmemi, ta içimden gelen bir istek ise ruhu bir yıldır bana eşlik eden kadınla kalmamı söylüyordu. İşte orada öylece duruyordu. Solgun, kırışık suratı kibar ve duygulu, gri gözleri sıcaktı. Çekinmedim.

Beni tanımasını sağlayacak mavi deri ciltli kitabı ona doğru tuttum. Bu aşk olamazdı, ama, mutlaka değerli, belki aşktan da güzel, çoktan beri minnettar olduğum ve olacağım bir arkadaşlık gibi bir şey olabilirdi. Kadını selâmladım, her ne kadar gizlemeye çalıştıysam da pek başaramadığım hayal kırıklığımı belli eden sesimle ‘ Ben Teğmen John Blanchard, siz de Bayan Maynell olmalısınız. Sizinle buluşabildiğim için çok mutluyum. Sizi yemeğe götürebilir miyim?’ diye sordum. Kadının yüzüne bir gülümseme yayıldı: ‘Neden bahsettiğini bilmiyorum delikanlı’ dedi, ‘ ama şu az önce buradan geçen yeşil elbiseli kız bu gülü yakama takmamı rica etti benden ve eğer siz beni yemeğe davet edecek olursanız kendisinin sizi caddenin karşısındaki büyük restoranda beklediğini söylememi istedi. Dediğine göre bu bir çeşit sınavmış.”

& & & & &

Azrail (Tirajikomik bir hikaye…)

Adamın biri arabasıyla giderken yolda bir yolcu alır arabaya. Adam arka tarafa biner. “Şoför” eee hemşerim kimsin nereye gidersin…der”

“Yolcu” ben Azrailim.. Canını almaya geldim der…. Şoför alaycı bir tavırla “Sen mi Azrailsin… Yaw senin gibi Azrail olur mu hiç” der.

Yolcu sakin bir tavırla “Sen daha önce Azrail gördün mü de tarif ediyorsun” der… ve ekler yolcu “İnanmadın bana öyle mi?” der.

Şoför; “İnanmadım tabii” der.

Yolcu; “O zaman 200 metre ileride bir adam daha alacaksın” der. Gerçekten de adamın dediği gibi şoför 200 metre ilerde bir yolcu daha alır. Ama yolcu ön tarafa oturur. Olaylar bundan sonra daha da enteresanlaşır.

Şoför yanındakine “Ee sen kimsin nereye gidersin” der.

Öndeki “Abi beni merkezde bir yerde indirirsen çok sevinirim” adım felanca der. Şoför “Yaw şu arkadaki adam bana Azrail’im diyo görüyon mu şu herifi hem iyilik ediyoz hem de dalga geçiyor zibidi” der. Öndeki arkaya bakar ama kimse yoktur.

Öndeki “Abi arkada kimse yok ki”

Şoför hışımla arkaya bakar ve; “Kör müsün be adam arkada oturuyor ya” der. Öndeki arkaya bir daha bakar ve “Abi senin kafan iyi mi yoksa dalga mı geçiyorsun” der. Bu sefer arkadaki söze girer. “Gördün mü?” der “Öndeki beni ne duyabilir ne de görebilir” der şoföre. Şoförün bir anda dizlerinin bağı çözülür bet beniz atar. Arkadaki şoföre; “Hadi der arabayı kenara çek 2 rekat namaz kıl canını alacam” der. Şoför ağlamaklı çaresiz bir şekilde arabayı kenara çeker ve iner arabadan. Sonra… Sonra ne olmuş biliyor musunuz? Adamlar arabayı aldığı gibi kaçmışlar…

Günün Şiiri
Gül Ağacı Değilem

Gül ağacı değilem
Her gelene eğilem
Çek elini elimden
Ben sevgilen değilem
Nice güle arzeyleyem
Kızıl gülem ben
Kollarını sar boynuma
Sevgilinem ben
Elimde eli yarim
Olmuşam deli yarim
Bugünüm böyle geçti
Sabahı bekle yârim

& & & & &

Geleceğim bekle dedi gitti,
Ben beklemedim, o da gelmedi.
Ölüm gibi bir şey oldu,
Ama kimse ölmedi.
Özdemir ASAF

Lavinia

Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.

Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.

Sana gitme demeyeceğim,
Ama gitme, Lavinia.
Adını gizleyeceğim
Sen de bilme, Lavinia.
Özdemir ASAF

Ben birini sevmiyordum
O da beni sevmiyordu
Bir gün bir yerde randevulaştık
Ben gitmedim O da gelmedi
Özdemir ASAF

Bekliyorum
Öyle bir havada gel ki
Vazgeçmek mümkün olmasın.
Orhan Vеli KANIK

Günün Fıkrası

Trabzon’a Gider

Temel uçakla Trabzon’a gidecekmiş. Oturmuş bir yere rastgele. Asıl yer sahibi gelmiş: – “Beyfendi burası benim yerim kalkar mısınız?” – “Hayır.” – “Beyfendi burası benim yerim kalkın.” – “Hayır.” Yer sahibi gider hostese başvurur. –“Beyfendi burası sizin yeriniz değil, kalkar mısınız lütfen?” – “Kalkmam.” Hostes çare bulamayınca kaptana başvurur. Kaptan, Temel’in kulağına bir şey fısıldar ve Temel kalkar, arka tarafa oturur. Herkes hayret etmiş durumdadır, “biz bu kadar uğraştık kalkmadı acaba kaptan nasıl kaldırdı bunu” diye. Dayanamıyorlar, Kaptan’a soruyorlar: –“Dedim ki burası Trabzon’a gitmez…”

Günün Sözü

Dünyanın Gerçek Gizemi Görünmeyende Değil Görünendedir.
Oscar WİLD

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here