Bakmak ve Görmek!

1
89

Yaşadığımız hayatın tüm seslerini ve renklerini içeren fiziki ve sosyal doğadan bilinç ışığıyla çektiğimiz fotoğraflarla oluşur zihinsel resim arşivimiz.. Baktığımızda gördüğümüz renklere, işittiğimizde duyduğumuz seslere verdiğimiz anlamların karşılığıdır sözcükler..

O fotoğraflarda saklıdır  hatıralarımız.. O fotoğrafların sözsel ve yazısal ifadesidir şiirler, öyküler.. Düş yetimizle, düşünme gücümüzle yeni renkler de ekleriz o fotoğraflara.. Ki eklediğimiz bu yeni renklerle zenginleşir zaten şiirsel, öyküsel anlatımlarımız..

“Hayat en büyük öğretmendir” der büyük anlatılar sahibi bilgeler.. “Hayatın içinden kazanımlarla edinilen tutum ve davranışlardaki yeni yaşantılar” olarak tanımlar eğitimciler de öğrenmeyi.. “İnsanın kendisini saran hayatın gerçeklerini sorgulamak ve sorun çözmeyi öğrenmektir” diye tanımlar Başaran da “öğrenmeyi öğrenmek” kavramını açıklarken.. Ve ekler: “Bunun için insan araştırır, gözlem yapar, denemelere girişir, bilenlerle görüşür, okur, sorular sorar ve tartışır.. (Eğitim Psikolojisi, s.288 Gül Y. Ank. 1996)

Öğrencilerimin öğrenmeyi öğrenme süreçlerinde, mesleki  anlamda bir yol levhasıdır  bana, “sevdirin ikrah ettirmeyin, kolaylaştırın zorlaştırmayın” ilkesi..

Geçen hafta, Namık Kemal İlkokulu 2/D sınıfındaki öğrencilerimle, Türkçe dersinde “Birlikte Öykü Yazıyoruz” konulu bir etkinlik yaptık.. “Çocuklar gözlerinizi kapatın ve kendinizi sahilde düşünün” dedim etkinliğe başlarken.. Hatıraları sakladığımız zihinsel resim arşivinden birkaç kare fotoğrafı gözlerimizde canlandırabilmekti amacım.. Doğa, etkinliğin yapılış tarzına itiraz etti.. “Ben kapalı gözlerle düş görmektense, açık gözlerle sahilden bakmayı tercih ederdim” dedi.. Deniz Erdem denizle yaşamın erdemine işaret etti: “Tuzlu sularını avuçlamadan denizi düşünemiyorum..” Damla, “Neden sahilden bakıp denizi görerek bu etkinliği yapmıyoruz ki?” diyerek tartışmaya katılınca usule ait tartışmalarla yeni yaşantılar kazanımlı hedefe zaman kalmayacağı kaygısına kapıldım.. “Gelecek hafta için ‘sahilde bir gezi’ etkinliğini planlamıştım” dedim ve yapacağımız etkinliğin özüne atıfla; Nazım’dan, “Güzel günler göreceğiz çocuklar, Motorları maviliklere süreceğiz” dizelerini okudum.. Devamında, Necip Fazıl’ın “Tohum saç, bitmezse toprak utansın! Hedefe ulaşmayan mızrak utansın!” dizelerini içimden okuyup yazı tahtasına doğru yöneldim..

“Çocuklar öyküyü birlikte oluşturacağız. Her öğrenci sırayla gelip bir cümle yazacak” dedim ve “Sahilde martılar çığlık çığlığa uçuşuyordu” cümlesini tahtaya yazdım.. Henüz noktayı koymuştum ki arka planda martıların çığlık çığlığa uçuştuğunu gördüm.. Kimi öğrenciler “ben, ben” çığlıklarıyla parmaklarını martılar gibi çoktan havalandırmıştı..Bu öğrenciler, tuttukları balığın kayıp düşme telaşı içerisinde, bir an önce kovaya atmak istercesine yazı tahtasına doğru hamle ediyor, oturdukları sıralardan dışarı taşıyorlardı.. Kimi öğrenciler ise henüz avını gözeten martılar gibi yazı tahtasına bakışlarını odaklamış sessizce bekliyordu.. Sıra dışına çıkan öğrencilerin hamleleri, henüz balık tutamamış kimi öğrencilerde sırayı kaptırma telaşına dönüşüyor ve parmaklarını “kerhen” kaldırmalarına neden oluyordu.. Usuldeki ikrahı fark edince, “çocuklar isterseniz sırayla değil de cümleyi bulduğumuz zaman söyleyelim” dedim.. Ve parmak kaldıran öğrencilere sıra dışından söz vermeye başladım.. Berilsu: “Okuduğum Martı adlı kitap aklıma geldi. Küçük martı değişik yerlere uçmak istiyordu” dedi ve cümlesini yazdı: “Arkadaşlarımızla birlikte bir balıkçı teknesindeydik.” Cemre: “Tekneye deniz turu yapmak için binmiştik.” Suzanna: “Sahilden uzaklaştık.” Elifsu: “Galiba ıssız bir adaya gidiyorduk.” Faik: “Sonunda adaya ulaştık.”

Sahildeki martılardan ıssız bir adaya çıkılan öykünün devamında söz alan Caner, M.Ali, İrem, Kıraç, A.Emir, İki Arda, Beste, Kutay, Eymen, Ceren, Çağan, Dila, Üç Efe, Elif, Latif, Eylül, Furkan, İpek, Orhan, Kubilay, Akif, Melih, Öykü, Özgür, Yağmur, Zeliha, Mertay, Mesut, Duygu; düşleme ve düşünme güçleriyle birer cümle eklemiş ve gece olmadan sahilde büyük bir ateş yakılmıştı.. Bakışlarım, henüz söz almamış olan Nisa’nın, “nidalar dolu” iri kara gözlerine takıldı.. Nisa’nın yağmura koşan kevserli gözleri sitem doluydu.. Okumaya çalıştığım gözlerinde ay ışığı harflerle, “Öğretmenim, gözlerim iyice kararmadan nihayet gördün. Ben bakışlarımla parmak kaldırıyorum” yazılıydı.. “Nisa, gel bakalım” diye nidasal seslendim.. Yüreğinden martıların havalandığını da hissettim.. Nisa, kalemi eline alırken mehtaplı bakışların avlusunda göz göze geldik.. Bakışlarının sahilinde binlerce deniz kokulu midye ışıldıyordu.. Öyküdeki “Hava kararmıştı. Çocuklar ateşe doğru birinin yaklaştığını gördüler. Çığlık çığlığa bağrışmaya başladılar” cümlelerinin peşine, karanlığı kovan şu cümleleri yazdı: “Ateşe yaklaşan kişi ‘korkmayın’ diye seslendi. Çocuklar sevinçle sesin geldiği yöne koştular. Çünkü gelen öğretmenlerinden başkası değildi.”

“Çocuklar,” dedim, “öyküye bir de başlık bulalım.. Fakat bu kez bakışlarınızla parmak kaldırın ellerinizle değil..” İlk göz göze geldiğim öğrencim  Doğa’ya söz vermişti ki, Berilsu; “Öğretmenim bakıyorsunuz ama beni görmüyorsunuz” dedi.. Cemre, “Bana bakmıyorsunuz bile” dedi.. Deniz, “beni görmüyorsun..” Sınıf, “bakmıyorsun.. görmüyorsun..” sesleriyle dalgalı bir denize dönüşmekteyken Doğa çoktan tahtaya çıkmış ve  öykünün adını da yazmıştı: “Bakmak ve görmek!”

Selam ve saygılar…

1 YORUM

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here