Tercih Bizim Ama Zaman Bizim Değil…

0
193

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah?  Arka arkaya gelen şehit haberleri, özelleştirilmek istenen şeker fabrikaları, yaklaşan seçimler ve kuşkuları, siyasilerin kavga dövüşleri, yeni patlayan aptal çiftlikbank sorunu… Allah beni affetsin acıyasım yok mağdurlara, aksine çok kızıyorum gündem oluşturdukları için. Geçmişte yaşananlardan ders almadıysanız olacağı bu…

Ve işsiz gezen üniversiteli gençliğimiz ve  göz göre-göre yapılan kayırmacılıklar  ve kişisel sorunlarımız, sıkıntılarımız bize   birçok güzel şey gibi mevsimlerin gelip geçtiğini de unutturdu. Ne kışı yaşadık, kış gibi ne de bahardan haberimiz oldu.

Oysa resmen bahar gelmiş dayanmış kapımıza, penceremizi zorluyor içeri girmek için menteşeleri. İstesek de istemesek de limon ağaçlarının çiçekleri kokuyor yaseminlerinde. Kuşlar cıvıldıyor, güvercinler, yusufçuklar da. Kediler hırlaşıyor, geceyi bölüyor miyavlamaları… Ve bugün (dün) 21 Mart. Ne zaman geldi?  Ne zaman 21 oldu? Habersizde olsa geldi Ekinoks; yani gün tün dönümü, yani gece ile gündüzün eşitlendiği gün. Bu gün güneş ışınları ekvatora dik vurur. Aydınlanma çemberi kutuplardan geçer. Ve gece ile gündüz eşitlenir bir an. Ve daha sonra içinde bulunduğumuz Kuzey yarım kürede günler uzar geceler kısalır. Güney yarım kürede ise geceler uzar gündüzler kısalır.

Ülkemizde ve dünyada baharın gelişi ve yeni gün yani Nevruz olarak çeşitli etkinliklerle kutlanır ve yılda iki kez yinelenir. Ne kadar kötü bir şey mevsimleri kaçırmak, gecenin gündüzün birbirine karışması, güzelin çamura düşmesi, yasemin kokularının egzoz dumanı ile örtülmesi, gelinciklerin mavi başlı kır çiçeklerinin her şeye rağmen kaldırım otlarının umutsuzca hayata tutunmak için bunlarla mücadele etmesi.

Sanki bir karabasan ya da gerçek üstü bir yaşamın içindeyiz; hiç bir şey bildiğimiz gibi değil. Korku, karanlık, maddi ve manevi yoksullukla neredeyiz, niçiniz, neyiz, aç mıyız  tok muyuz farkında değiliz…

“Gün doğmadan neler doğar” der atasözleri. Umut vermek için zahir? Demek onlarda yaşamışlar  bu durumları!

Ve sevgili okuyucularım bahar gelmiş neyleyim… Gün tün dönmüş bana ne durumlarında isek de Güneş her gün doğmaya devam ediyor, dünya  kendi ekseninde  dönüyor. Ve bu dönüşe ayak uydurmak zorundayız ya da çamurda debelenmek. Unutmamamız gereken bir şey var. Tercih bizim ama zaman bizim değil.

Ve sevgili okuyucularım bazen yazıları yürek yazar. Ve şimdilik sağlıkla sevgiyle kalalım sahicisinden, ayrımsız, gayrımsız; ha “ayrımsız gayrımsız” dedik ya aklıma geldi. Yeni Şafak Gazetesinde ki habere göre. Gaziantep’te  Afrin kurtuluş kongresi toplanmış geçtiğimiz günlerde.

Kürt, Arap, Alevi, Ezidi 100’e yakın delege katılmış. Toplantıda yayınlanan sonuç bildirgesinde bir dolu madde var ve bendeniz   aşağıdaki maddeleri kastediyorum açık ve net bir şekilde ayrımsız gayrımsız kalalım derken.

Birincisi; Tüm toplumsal oluşumlar (dinsel, ırksal ve mezhepsel) saygı ile karşılanacak.

Medya özgür olacak, demokratik eylemler ve fikir özgürlüğü sağlanacak.

Eğitim, sağlık ve adalet düzenli şekilde sağlanacak.

Kadın hakları korunacak ve eşitlik sağlanacak.

İntikam, şiddet, nefret ortadan kaldırılacak, iç ve dış barış sağlanacak.

Tüm kuruluşlar temiz ve teknokrat şekilde etkinleştirilecek.

İşte bu, her gün dilediğim bu maddeler. Ve sağlıkla, sevgiyle ve ayrımsız gayrımsız kalalım sevgili okuyucularım  yeniden. Ve bu toplantıdaki maddeler dilerim kabul edilir ve Afrin halkı derin bir nefes alır artık. Yase

Ve sevgili okuyucularım bu günkü sayfa konuğumum Cemil Meriç şiirleri, yazıları ve sözleri.

Meçhule açılan bir kapıdır kitap. Meçhule, yani masala, esrara, sonsuza…

Aydın olmak için önce insan olmak lazım. İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur, maruz kalmaz, seçer . Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını yapan; ‘uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikattin bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessus..

Yıldızları söndürmüş fırtına / Batan bir gemidesin

Senden ne kalacak yarına / Kıyılardan imdat isteyen, sesin

Cemil Meriç

İnsanlar sana fetva verse de sen yine kendi kalbine bir danış, sensiz giden trenler, ufuklarda kaybolan birer ümit…

Nehir gibi akmıyor günler Heraklit Heraklit.

Zaman masal kuşlarına benziyor

Abûs, kocaman, sâkit.

Ve geceleri

Alnında dolaşır biteviye

Kirli, soğuk pençeleri.

Yıldızları söndürmüş fırtına,

Batan gemidesin;

Senden ne kalacak yarına!

Kıyılardan imdat isteyen sesin.

Günler nehir gibi akmıyor. Nehrin serinliği var, sularında yıkanabilirsiniz, gümüş pullu balıklar yaşar koynunda nehrin…

Hayata çiviliyiz kollarımızdan, zaaflarımızdan çiviliyiz. Ve günler, çehrelerinde kamçıdan sert bir istihza. Ve günler, bakışlarında hançer… birer birer geçiyor önümüzden. kimi suratımıza tükürüyor durup, kimi tokatlıyor bizi. Kim çözecek ellerimizi Tanrım? Kim çözecek? .. Günler kükreyerek geçen canavarlara benziyor, uluyarak geçen canavarlara… Gök karanlık, kulaklarımızda acı bir nârâ…

Nehre benzemez günler Heraklit! Yanan alnımızı serinletir kardeş suları nehrin. Nehir bir gözyaşıdır, bize ağlayan. Nehir bir busedir. Nehrin sularında gök var, altın yıldızlarıyla gök.

Neden azgın rüzgârların önüne kattığı kumlara benzetmedin günlerin geçişini, neden dökülen yapraklara benzetmedin, eriyen kara benzetmedin Koca Hafız! Günler belki de önünüzden şuh birer kadın gibi göz süzerek geçiyordu. Bir an serin bir rüzgâr gibi dostça dolaşıyordu yanan alnımızda parmakları. Günler birer arı, siz kovandınız. Belki zaman zaman yandınız alevden dudaklarıyla, ama aydınlandınız, aydınlattınız… Günler belki dilber zaman zaman, belki o canavarlar kafilesinden sonra bir meryem, bir Mesalina. Ama zincirli ellerin, koparsan da zincirlerini, günlerin saçını okşayamazsın, kadın sandığın canavarlaşır birden, meryem ifritleşir, Mesalina ısırır parmaklarını zavallı dostum! Çok çok, yırtılan entarilerinden birer parça kalır avuçlarında…

Korkuyorum günlerden, korkuyorum. Uçsuz bucaksız bir uçurum günler, anlamıyorum söylediklerini. Dörtnala giden azgın bir atın yelelerini sarılmışız bir elimizle, yarların arasından geçiyoruz… ve tarlalarda başaklar, şiirin başakları, mânânın başakları… Yoluyoruz yolabildiğimiz kadar. Yazık ki dikenle başak yan yana ve avuçlarımızda, bir avuç diken, bir avuç ısırgan!

Günler birer kelebek belki. Ama ellerine konmuyorlar ki bilesin ve bir ânda tozlaşan o çiçekleri hatıraların defterine gözyaşlarınla iğneleyesin! Günler birer kuş belki de. Neden saçlarına konmuyorlar? kanatları birer el gibi dokunsa alnına ne olur?

Günler senden birer parça götüren haramiler, kırk haramiler, kırk bin haramiler. Günler sam yeli, sen çöl, sen kumdan bir tepecik. Günler yaramaz birer çocuk, sen çerden çöpten kurdukları bir evcik… Günler geçiyorlar, geçtiler… Her biri bir parçanı kopardı, koparacak… Onlardan sana ne kadı? Hiç. Senden onlara şarkıların kalacak. ne şarkıları?

Günler bir akbaba, çelikten gagası bu akbabanın ciğerlerine kadar saplanmıyor ki avaz avaz bağırasın, ışık olsun çığlığın, fırtına olsun, baykuş olsun, kurt olsun… Çelikten gagası akbabanın alnında dolaşıyor biteviye. Muhteşem değil ızdırabın, parlak değil… Günler bir akbaba ama gagaları çelikten değil ve sen Kaf’lara değil, karanlıklara zincirlisin. Karanlık demek adem demek, adem yani mutlak, yani Tanrı, yani sükut. Adem şarkı söyler mi ahmak!

Günleri saçlarından yakalayacaksın, canavar, bir genç kız oluverecek. Gözlerinin içine bakacaksın günlerin. Birer ağaç gibi meyve verecek günler. Günler kısır değil, kısır olan sensin. Günler erkeğin karşısında diz çöker… İhtiyar Homer’in yaralı ayaklarını lepiska saçları ile okşayan onlar değil mi? Hâlâ donuk gözbebekleri ihtiyar Homer’in, onlar için kutsal birer ateş…

Seni denemek istiyor günler, dostum. Onlar birer masal sfenksi, büyülerini çözdün mü perileşirler, akbaba güvercinleşir, yardan yara atlayan kızgın küheylan, seni Himalaya’ya, Olemp’e kanatlandırır. Senin Himalaya’da işin ne? İstemiyorsun, günleri kelimeleştirmek istemiyorsun. Mezarlaşan saatlari hayata kavuşturmak, ölüleri diriltmek belki elinde, ne biliyorsun. Belki kader bütün oklarını bunun için saplıyor kalbine. İstiyor ki, oradan akan kan günlere dokunarak ebedileştirsin onları… Kan ve gözyaşı: simyagerlerin aradığı felsefe taşı.

& & & & &

Cemil Meriç Kimdir?

cemil meriç ile ilgili görsel sonucu

Cemil Meriç, 12 Aralık 1916 tarihinde, Reyhanlı, Hatay’da dünyaya geldi. İlk ve orta dereceli öğrenimini Hatay’da tamamlamasının ardından İstanbul’da bulunan Pertevniyal Lisesi’ne kayıt olan Meriç, bu okulu bitirmesinin ardından İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe eğitimi aldı.

Üniversiteyi başarıyla bitiren Meriç, memleketi Hatay’a dönerek bir süre öğretmenlik ve Tercüme Kalemi’nde reislik görevlerinde bulundu. 1940 yılında tekrar okumaya dönerek İstanbul Üniversitesi Fransız Dili ve Edebiyatı] bölümünü bitiren Meriç, 1942-1945 yılları arasında Elazığ’da, 1952-1954 yılları arasında ise İstanbul’da Fransızca öğretmenliği görevinde bulundu. Daha sonraki yıllarda İstanbul Üniversitesi’ne geçen başarılı yazar, burada yabancı diller bölümünde ve sosyoloji bölümünde dersler verdi.

Cemil Meriç’in ilk yazısı, 1941 yılında İnsan dergisinde yayınlandı; Honore de Balzac üzerine bir incelemeydi bu. 1943 yılında ise Balzac’tan bir yapıtı dilimize kazandırır; Altın Gözlü Kız. Bu kitabın içerisinde Cemil Meriç’in kaleme aldığı 74 sayfalık bir önsöz niteliğinde Balzac incelemesi de bulunmaktaydı. İstanbul Üniversitesi’nde Fransızca okutmanı olarak görev yaptığı yıllarda çeviri eserleri dilimize kazandırmaya devam eden Meriç, 1947 yılında Yirminci Asır adlı dergide yazarlık yapmaya başladı; bir yıl kadar süren bu dönemin ardından 1953 yılında kısa bir süre için daha aynı dergide eserleri yayınlanacaktı.

1964 yılında gözlerini tamamen kaybeden Meriç, bu durumun eserleri ve tercümelerini engellemesine izin vermedi; eserlerini öğrenci ve asistanları aracılığıyla kaleme aldı. 1974 yılına kadar İstanbul Üniversitesi’nde ders vermeyi sürdüren başarılı yazar, bu tarihte emekliliğini vererek üniversite hayatını sona erdirdi. Fakat bu durumun çalışmalarının hızını kesmesine izin vermedi. Yıllar boyunca biriktirdiği bilgiyi kaleme alma şansı yakalayan Meriç, bu dönemden sonra artan bir hızla düşüncelerini kağıda döktü.

1984 tarihinde beyin kanaması geçiren Cemil Meriç, aynı yıl içerisinde bir de felç geçirdi ve 13 Haziran 1987 tarihinde hayata gözlerini yumdu. Kendisi gibi öğretim görevliliğini seçen kızı Ülkü Meriç, ülkemizin önemli sosyoloji profesörlerinden birisi olarak babasının mirasını sürdürdü.

Günün Şiiri

Aşk ve Acı Bana

Hasretin acı veriyor bana
Bu aşk acısı galiba
Aşkı yokluğunda buluyorum
Sana kavuşmaktan korkuyorum

Yanımda olsan sanki bu aşk bitecek
Teninin serinliği ateşimi söndürecek
O ateş ki hayat veriyor bana
Hayat, yani aşk…

Ben aşk denizinde boğulmalı
Aşk ateşinde yanmalıyım
Acı bu aşkı olgunlaştıracak
Ayrılık meyvesini verecek

Ayrılığın acı meyvesini
Ben o meyveyi yiyecek
Tekrar acı çekeceğim
Aşkın sefasını süreceğim

Ben senin o masum bakışlarına
Bir gülü andıran al yanaklarına vurulmadım sevgili
Ben senin yokluğuna vuruldum
Ben aşka vuruldum sevgili aşka vuruldum

Cemil Meriç

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here