Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Ve yine dönüp geliyoruz “an” dediğimiz minnacık bir zaman dilimine ve önemine. Evet, hep demişimdir. Hayatın toplamı yaşadığımız ve ayrımına eğer vardık ise, minnacık “an”ların” toplamından fazla değil. Hep birlikte yaşıyoruz bir anda dünyamız geri dönüşü olamayacak şekilde alt üst oluyor! Allah bilir şimdi kaçımız pişmanlık içinde kıvranıyor, zamanında yapmadığımız şeyler için. Bir tek sevgi sözcüğünü esirgediğimiz, bir tek gülümsemeyi çok gördüğümüz için bir tek iyililiğe elimiz varmadığı için ve yapmamız gereken birçok şeyi yapmadığımız birçok anlık güzellikleri sürekli ertelediğimiz için. Oysa hayat ertelenecek kadar uzun değil hep birlikte görüyoruz.
Ve tabii ki yinede hiçbir şeyden ders alamıyoruz. “Anları” görmezden gelip başkasının başına gelen bize gelmez sanıyoruz ve hayatı savruk-suvruk yaşayıp gitmeye devam ediyoruz. Yine ağır sözler, aşağılayıcı bir dil, yine yalan dolan, yine kavga gürültü, sanırsınız bizlerin yaşam şekli bu oldu? Kocaman keli felli adamlar akla hayale gelmeyecek şeyler yapabiliyorlar. Örneğin, biraz önce siyah dedikleri şeye biraz sonra beyaz diyebiliyorlar! Üstelik bunu herkesin önünde yapabiliyorlar valla ibretlik günler yaşıyoruz!
Ve zavallı “an”lar ne kadar romantik kalıyor değil mi bunca kirlilik içinde? Ama biz yinede biz olalım dünyanın karmaşasında “an” avcıları olalım. Bize kalacak tek şey hoş bir seda olsa da. Güzel anlar biriktirelim, acı anlar hayatın gerçeği onları görmezden gelmeden anlarla büyümeye çalışalım. Düşünen insan ölene dek büyür çünkü.
& & & & &
Belki “Ben” Diye Bir Şey Yok!!!
Bu sabah düşünceliyim! Kendi hikâyemizi kendimiz yazıyoruz sansak da aslında bizim bir şey yaptığımız yok; diye düşünüyorum. Ve korkuyorum! Hiçbir şey kendi denetimimizde değilmiş gibi! Her şey olması gerektiği gibi oluyor, bizde bize biçilen rollere uygun olarak oynuyoruz hayat dediğimiz kimimize çok uzun, kimimize bir göz açıp kapama süresi kadar bir zamanda… Zaman var mı peki? Güneşin doğup batması mı zaman? Bizim için öyle zahir? Aslında zaman yok! Peki, saçlarımızdaki aklar, ellerimizdeki kırışıklıklar? Peki, neden aklımız var, vicdanımız var? Eğer her şey kurgulandığı gibi oluyorsa bunların işi ne peki? Yoksa herkesin aklı ve vicdanı ona biçilen role göre mi programmış? Duygusalsak, vicdanlıysak, hak ve adalet arıyorsak, bu bize rol biçenin bir güzelliği mi? Bunun için sevinebilir miyiz? Haksızlık yapanları, adil olmayanları, kötü ve suçlu olanları suçlayabilir miyiz? Burada aklıma azgın bir nehri akreple geçen Hintli masalı geliyor. Hintli nehirden geçerken bir akrep görüyor suda debeleniyor. Onu tutup sudan kaldırıyor, akrep onu anında ısırıyor. Hintli nehirden geçmeyi sürdürürken akrebi de boğulmaya terk etmiyor, her defasında ısırılmasına karşın o onu yine de sudan çekip alıyor. Birlikte olduğu arkadaşı kızıyor “akrep her defasında seni ısırıyor neden onu suya bırakmıyorsun”. Hintli arkadaşına dönüyor. “Onun doğasında ısırmak var, benimkinde de sevgi, onun doğası yüzünden ben kendi doğamdan vaz mı geçeyim?” der.
Bu öykü çok düşündürücü gelir bendenize! “Doğamız” diyoruz, işte bize verilen rol budur. Aklımız, fikrimiz, doğamızın denetiminde çalışıyor aslında bu da bize biçilen rolün ta kendisi. Değil mi? Ancak bu rolü sanırım aklı tümden devreden çıkarmamak için iyi ya da kötü oynayabiliriz belki? Düşünüyorum ve düşünüyorum bu da doğamın gereği zahir? Ve sabırsızım her şeye ve zaman aslında yok derken onu hiç bitmeyecek şeymiş gibi sananlara acayip hayretim! Ve aslında kızgınım, aslında suratımı astırıyorlar, aslında onlara yazıklanıyorum. Ve bize biçilen rol gelince aklıma “zınk” diye duruyorum. Bu hayatın onlara biçtiği rol ise doğaları bu ise; buna uymaları gerekiyor her halde değil mi? Neden onlara kızıyorum ki? Neden kendimi hikâyeler yazabildiğim için seviyorum ki. Aslında kimsenin bir şey yaptığı yok ise, her şey yaptırılıyorsa?
Tamam, anlaşıldı bugün kafamda sabırsız düşünceler birbirine dolanıyor. Tartışmak istiyorum karşımda birisi olsun akrep ya da ermiş! Ama şimdi artık düşüncelerimin peşine gitmek istemiyorum; kendi kendime konuşmaktan yoruldum ve üstelik bunları doğam yapıyorsa demek aslında ben diye bir şeyde yok!!!
Ve sevgili okuyucularım şimdilik sağlıkla sevgiyle kalalım ayrımsız gayrımsız düşünmek güzel, felsefe yapmak da ama onlarda kaybolmak tehlikeli gibi yollarımız çakışır ya da yolumuzu kaybedersek aslında yolumuz neydi ki? Yase
& & & & &
Tahta Perdedeki Çivi
Kötü karakterli bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş. “Arkadaşların ile tartışıp kavga ettiğin zaman her sefer bu tahta perdeye bir çivi çak” demiş.
Genç, birinci (ilk) günde tahta perdeye 37 çivi çakmış. Sonraki haftalarda kendi kendine kontrol etmeye çalışmış ve geçen her günde daha az çivi çakmış. Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış. Babasına gidip söylemiş. Babası onu yeniden tahta perdenin önüne götürmüş. Gence “bugünden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahta perdelerden bir çivi çıkart (sök)” demiş. Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki her çivi çıkarılmış.
Babası ona “aferin iyi davrandın ama bu tahta perdeye dikkatli bak. Artık çok delik var. Artık geçmişteki gibi güzel olmayacak” demiş. Arkadaşlarla tartışıp kavga edildiği zaman kötü kelimeler söylenilir. Her kötü kelime bir yara (delik) bırakır. Arkadaşına bin defa kendisini affettiğini söyleyebilirsin ama bu delik kapanmayacaktır.
& & & & &
“Ölümsüzlük Ağacını Arayan Adam”
Bilgenin biri, bir söyleşide, masala benzer bir olay anlattı. Dediğine göre, Hindistan’da bir ağaç varmış; kim o ağacın meyvesini yerse, ne yaşlanır, ne ölürmüş. Padişahın biri bunu duydu; bu ağaca ve meyvesine âşık oldu. İş bilir, güvenilir adamlarından birini o ağacın meyvesini getirmek için Hindistan’a yolladı. Adam ağacı bulmak için yıllarca Hindistan’ın her yanını gezdi, dolaştı. Meyveyi bulmak için şehir şehir gezdi; ne ada bıraktı, ne dağ; ne ova bıraktı, ne çöl.
Kime sorduysa, bıyık altından güldüler ona: “Allah aşkına! Akıllı adam böyle bir şey arar mı? Kesinlikle deli bu adam” diyorlardı.
Kimileri dövdü onu, kimileri de ermiş gözüyle baktı ona. Yıllarca aradı, durdu. Padişah ona mal ve para gönderiyordu; yeter ki aradığını bulsun… Ama aramasından hiçbir sonuç alamamıştı. Artık usanmış, yorulmuştu; geri dönmeye karar verdi. Hem ağlıyor, hem de gidiyordu. Yolda adını ve ününü duyduğu bir şeyh vardı. Adam umutsuzca: “Varayım huzuruna gideyim. Belki bana yardımcı olur…” dedi.
Yağmur gibi gözyaşı dökerek şeyhin yanına vardı: “Efendim,” dedi, “Bana acı ve yardım et; çok çaresizim!”
Şeyh: “Derdini söyle bakalım… ne istiyorsun? Ne istedin de, ulaşamadın?”
Adam: “Efendim, padişah beni bir ağaç bulmakla görevlendirdi. Eşi güç bulunur bir ağaç varmış. Onun meyvesi ölümsüzlük veriyormuş. Yıllarca aradım, ama insanların alaycı bakışlarından, aşağılanmadan başka bir şey bulamadım. Derdim bu!”
Şeyh güldü ve dedi ki: “Sen şimdi bu ağacı mı arıyorsun?”
“Evet, efendim.”
“A saf gönüllü adam! O senin aradığın, bilgi ağacıdır. Bilen kişinin bilgisidir. Sen yanlış yola girmişsin. Git padişahına söyle, bilgiye ve bilgiliye sarılsın.”
Şaşkın adam, şeyhin yanından sevinçle kalktı, hemen yola koyuldu.
Günün Şiiri
Benim Oğlan Fotoğraflarda Büyüyor
İçimde acısı var yemişi koparılmış bir dalın,
gitmez gözümden hayali Haliçe inen yolun,
iki gözlü bir bıçaktır yüreğime saplanmış
evlât hasretiyle hasreti İstanbulun.
Ayrılık dayanılır gibi değil mi?
Bize pek mi müthiş geliyor kendi kaderimiz?
Elâleme haset mi ediyoruz?
Elâlemin babası İstanbulda hapiste,
elâlemin oğlunu asmak istiyorlar
yol ortasında, güpegündüz.
Bense burda rüzgâr gibi
bir halk türküsü gibi hürüm,
sen ordasın yavrum,
ama asılamıyacak kadar küçüksün henüz.
Elâlemin oğlu katil olmasın,
elâlemin babası ölmesin,
eve ekmekle uçurtma getirsin diye,
orda onlar aldı göze ipi.
İnsanlar,
iyi insanlar,
seslenin dünyanın dört köşesinden
dur deyin,
cellât geçirmesin ipi.
Nazım Hikmet Ran
Davet
Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim….
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim…
Nazım Hikmet Ran
Günün Sözü
Yarın sabah, ne sevdiğiniz kişilerin yüzleri ne de kendi yüzünüz aynı olacaktır.
Leo BUSÇAGLIA
Kendine hakim olan başkalarına da hakim olur.
Konfuçyüs
“Hangi tohum toprağa atıldı, ekildi de tekrar bitmedi; vakti gelince topraktan filizlenmedi? Niçin insan tohumu hakkında yanlış bir zanna düşersin?”
Hz. Mevlana
“Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabileceği kadardır.”
Hz. Mevlâna




