Gibi-Gibi Yaşamak…

0
71

Günaydın sevgili okuyucularım. Nasılsınız bu sabah? Dilerim keyfinizde sağlığınızda yerindedir. Çalışmak güzel, sorumluluk almak güzel ve görmek güzel her şeyi… İşte güzelle başladığıma göre demek güzel bir güne başladık, hadi bakalım kolay gelsin hepimize. Hani bazen çalışırken, iki dakika ara verip okumak isteriz şöyle gündem dışı bir şeyler, azıcık neşeli, havadan sudan, kısa öykü bir şiir bir fıkra. Bazen de bir şarkıya takılırız onu kovalarız bütün gün. Karşıdan karşıya geçerken bile dilimizdedir o şarkı, ne tatlı bir boş vermişlik vardır üzerimizde rahattır bütün hareketlerimiz hafif ve hızlıdır o şarkıyı mırıldanırken uyduruk kıytırık bilsek de söylesek de (ömrümde doğru dürüst şarkı sözü hafızlayamadım ki) ve gün geçer, her geçen gün gibi, aslında hiçte “gibi” olmadan…

“gibi” olmayan bu günde çalışırken, bilgisayara yüklediğim manzaralara bakarak, bu ara da bilgisayarda boyalardan, dağınıklıktan nasibini alıyor. Garibim aslında bir köşede öylece duruyor, bazen onu kaybediyorum bile, bakmak istediğimde ise aranıyorum, deli gibi “nereye gider ya ayaklandı mı bu?” diye. Birde bakıyorum ki terebentinli ya da bol tinerli, boya artığı dolu bir bezin altında boğulmuş zavallıcığım, tabi çalışırken savuruyorum ya elime geleni, atıyorum nereye gelirse Allah’tan yalnız el bezleri var savrulacak, onlarda havlu olduğu için zarar vermiyor ancak kirletiyor, elimi ya da fırçayı kurutup fırlatıyormuşum? Bilgisayarımın üzerinden çıkan bezleri havluları görünce anlıyorum bunu! Bazen de o bezler sandalye üzerine uçuyor, nasıl oluyorsa? Üzerine bir oturuyorum!! Sormayın… Kot arkadan boya ve yağ içinde? Tabi görenler söylüyor. Bazen de hiç aranmıyorum, hiçbir şeyi; uslu-uslu çalışıyorum.

Valla arandığımda, zor bir hayat oluyor bu yaşadığım, ama işte, ne yapalım ben bu hayatı seviyorum ya. Bu sevgi uğruna neler feda ettiğimi o biliyor. İşte bazen bu dağınıklığın ortasında iki dakika mola vereceğim tutar. Taraçaya çıkar, karşımda uzanan sessiz sakin dumanlı dağlara dalar giderim, o çocukluğumuzda çok büyük ve çok derin olan yarık kayaya takılır gözlerim, ne görkemliydi o yarık, oysa şimdi? Sanki hiç görkemi kalmamış gibi? Şekli bozulmuş gibi? Aslında “gibi” değil. Öyle. Taş ocakları nedeni, keşke olmasaydı, madem var, bari tam yarık kayanın altında olmasaydı. Zaten tarihi binaları onarmakta zorlanıyoruz birde sabit doğal yer şekillerimizi harap etmeyelim diye düşünüyorum.

Ve bakıyorum kilisenin çanına ve onun arkasında uzanan cami minaresine ve ilkokulumuza (Mithat paşa ilkokulu) ve en arkadan görünen belediye binasına. Nasılda sessiz sakin huzur içinde yaşıyorlar hep birlikte denize, dağa bakarak. Bende huzurlu algılıyorum kendimi ve bakışlarım dağların tepelerine ve ardına gidiyor, dalıyorum derin, derin. Daha sonra sokaktan geçen bir motorun gürültüsü, uzaklardaki düşüncelerimi yakına getiriyor. Bazen bir öykü okuyorum, düşlere dalmışken uyanmadan, bazen seviyorum okuduğumu, bazen sevmiyorum. İşte bu günde bu hala fırtına artığı tozla dumanla kapalı havada, mola anında okuduğum öyküyü sizlerle paylaşmak istiyorum. Benim gözlerim yaşardı sizinkilerde yaşaracak eminim. Sevgiyle kalın, sağlıkla ve her zaman yaşam sevinci ile sevgili okuyucularım. Yase

& & & & &

BALONLAR

Adamın hastalığına çare bulamayan doktorlardan biri, kendisine Evliya denilen bir ihtiyarın adresini (doktorlar hiç böyle şey yapmaz bence ya, neyse) vermiş. Söylenenlere göre en ağır hastalar o zatın
duasıyla iyileşebiliyormuş. İhtiyar adam verilen adresi çaresizlik içinde cebine atıp doktorun yanından ayrıldığında, sokağın köşesinde simit satan 6-7 yaşlarındaki bir çocuğa rastladı. Çocuk son derece masum gözlerle kendisine bakıyor ve onu tanıyormuş gibi gülümsüyordu.

Adam o yaştaki çocukların tamamen günahsız olduğunu düşünerek yoluna devam ederken, aniden duruverdi. Simitçinin üzerindeki eski t-shrt ün üzerinde bir E harfi yazılıydı. Ve bu E mutlaka evliyanın E si olmalıydı. Aradığı evliyaya bu kadar çabuk ulaşmanın heyecanıyla yanına gidip bir simit aldıktan sonra; -Doktorlar benim hasta olduğumu söylediler, dedi. İyileşmem için bana dua eder misin?”

Çocuk bu teklif karşısında şaşırmışa benziyordu. Kafasını olur der gibi sallarken; -Bende sık sık hastalanıyorum, diye karşılık verdi. Ama dedem, Allah’a inananların ölünce yıldızlara uçtuklarını ve orada cenneti seyrettiklerini söylüyor. Bu yüzden korkmuyorum hastalıklardan.

Adam içinin bir anda ferahladığını hissetti. Onun soğuktan moraran yanaklarına bir öpücük kondururken; -Deden çok doğru söylemiş, dedi. Ama ben yine de yardım istiyorum senden.

Çocuk duasının kıymetini anlamış gibiydi. Karşı kaldırımdan geçmekte olan baloncuyu göstererek; -Size dua edeceğim diye cevap verdi. Ama eğer iyileşirseniz, bana 10 tane balon alacaksınız, tamam mı?

Bu sefer adam başını salladı. Fakat çocuk bu kadar büyük bir hazineyi istemekle haksızlık yaptığına hükmetmişti. Mahcubiyetten kızaran yanaklarını elleriyle örtmeye çalışırken; -Uçan balon almanıza gerek yok, diye devam etti. Normalinden 10 tane istemiştim.

Adam elini uzatarak çocukla tokalaştı. Anlaşma nihayet yapılmış, ayrıntılara geçilmişti. Buna göre hastalıktan kurtulması halinde 6 ay sonraki Ramazan Bayramında çocukla buluşacak ve her hangi bir sebeple gelemediği takdirde, önceden hazırlanan balonların ona ulaşmasını veya postalanmasını sağlayacaktı. Adam küçük çocuğun adını ve adresini bir kâğıda yazdıktan sonra, başını okşayarak onunla vedalaştı.

Aradan soğuk bir kış geçip Ramazan a ulaşıldığında, adamın hastalığından eser bile kalmamıştı. Hayata tekrar dönmenin sevinciyle en güzel balonlardan bir paket hazırladı ve bayramın ilk gününü iple çekerek randevu yerine gitti. Küçüklerin cıvıl-cıvıl kaynaştığı bayram yerindeki diğer simitçiler, çocuğu tanımıyordu. Adam onu biraz ilerdeki bakkala sorduğunda, dükkân sahibi; -Ciğerleri hastaydı yavrucağın, dedi. Geçen hafta aniden ölüverdi.

Adam bir anda beyninden vurulmuşa döndü. Ve koşar adımlarla orayı terk ederken, önüne çıkan ilk baloncuya bir tomar para uzatıp; -Şu an uçan balonlardan 10 tane istiyorum, dedi. Çabuk ol, gecikmeden ulaşmalı yerine. Adam satıcının aceleyle uzattığı balonların iplerini birbirine düğümledikten sonra, onları besmeleyle gökyüzüne bıraktı. Bayram yerindeki herkes gibi baloncu da şaşkındı. Sonunda dayanamayıp; – Ne yaptığınızı anlayamadım dedi. Neden bıraktınız onları öyle?

Adam, nazlı nazlı yükselmekte olan balonları buğulu gözlerle takip ederken; -Onları bekleyen küçücük bir dostum var, diye mırıldandı. Hem de evliya gibi bir dost. Balonları adresine postaladım sadece.

Günün Şiiri

Üç Nehir Üstüne Küçük Balad

Akar Guadalkuivir

Portakal ve zeytin bahçelerinin gölgesinde

Senin iki nehrin Granada

Düşer karlardan, vadilere

Ah sevda

Geri gelmez bir daha

Guadalkuivir kıvrımlarında

Yanar tutuşur nar çiçekleri

Akar nehirlerin Granada

Bir kanla, gözyaşıyla öteki

Ah sevda

Karıştı rüzgâra

Sevilla’da zarif

Yollar açılmıştır yelkenlilere

Senin nehirlerinde Granada

İniltilerdir yüzen sade

Ah sevda

Geri gelmez bir daha

Guadalkuivir… Çan kulesi

Ve rüzgâr, limon bahçesinde.

Dauro, Genil, ölü kilisecikler

Nehirlerin denize kavuştuğu yerde

Ah sevda

Karıştı rüzgâra

Sular taşıyıp götürürler mi

Çürüyen acının ateşlerini?

Ah sevda

Geri gelmez bir daha

Endülüs, portakal çiçeği alır

Ve zeytin dalları, denizlere

Ah sevda

Karıştı rüzgâra

Federico Garcia LORCA- Çeviri: Ataol BEHRAMOĞLU

Günün Fıkrası

Sonsuzluk

Albert Einstein’a sormuşlar: “Sonsuzluk nedir?” Einstein da demiş ki: “Hayatta iki şey sonsuzdur; uzay ve insanların aptallığı. Ama bunlardan hangisinin daha sonsuz olduğunu ben bile bilmiyorum.”

Günün Sözü

Bir mermer parçası için heykeltıraş ne ise, ruh için de eğitim odur.

Addison

Eğitimin insanı bozmaması yetmez, daha iyiden yana değiştirmesi gerekir.

Montaigne

Düşmanlarından ziyade arzularını alt edeni daha cesur sayarım, çünkü en zor zafer kendine karşı alınandır.

Aristo

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here