Kimi zaman köşeye sıkışan kişi, kurum ya da bir kuruluş, yaptığı yanlışla yüzleşmek yerine konuyu saptırmayı tercih eder. Çünkü yanlışını kabul etmek cesaret, sorumluluk almak erdem, hatadan dönmek ise karakter ister. Oysa konuyu saptırmak, gerçeğin üzerini örtmeye çalışmak ve tartışmayı başka mecralara taşımak, çoğu zaman çaresizliğin ve tükenen savunma imkânlarının işaretidir.
İnsan, yanlışıyla yüzleşmek yerine başkasının yanlışını gündeme getirerek kendisini temize çıkaramaz. Bir kurum da kendi eksiğini başka kurumların kusurlarını sıralayarak örtemez. Hiçbir kuruluş, kendi sorumluluğunu başkalarının hatalarıyla hafifletemez. Zira bir yanlışın varlığı, başka bir yanlışı doğru hâle getirmez. Haksızlığın başkasına da yapılmış olması, onu haklı kılmaz. Gerçeklerin üzerini örterek haklı çıkılmaz; haklılık, gerçekle yüzleşebilme cesaretiyle kazanılır.
Ne var ki tartışmaların seyri, bazen asıl meselenin konuşulmasını engelleyecek biçimde değiştirilir. Sorulan soruya cevap vermek yerine soruyu soran hedef alınır. Yapılan işin doğruluğu ya da yanlışlığı konuşulacakken, tartışma kişilerin kimliklerine, aidiyetlerine, geçmişlerine veya temsil ettikleri çevrelere taşınır. Böylece hakikatin yerini algı, muhasebenin yerini suçlama, çözüm arayışının yerini ise karşılıklı yıpratma alır.
*Sözcükler Özenle Seçilmediğinde…
Daha da vahimi, bu süreçte tahrik edici, ayrıştırıcı ve insanları birbirine karşı kışkırtabilecek söylemlere başvurulmasıdır. Sözcükler özenle seçilmediğinde, açıklamalar gerçeği aydınlatmak yerine öfkeyi körüklediğinde, eleştiri kişilik saldırısına dönüştüğünde artık yalnızca bir tartışma yürütülmüyor demektir. Toplumsal huzuru, güveni ve birlikte yaşama iradesini zedeleyebilecek tehlikeli bir zemine doğru ilerleniyor demektir.
Unutulmamalıdır ki eleştiri başka, karalama başka; hesap sormak başka, tahrik etmek bambaşka bir durumdur. Eleştiri, yanlışı düzeltmek için yapılır. Karalama, muhatabı itibarsızlaştırmayı amaçlar. Eleştiri akla ve vicdana seslenir; tahrik ise öfkeyi harekete geçirir. Birincisi çözümün kapısını aralarken ikincisi çoğu zaman yeni sorunların kapısını açar. Peki, bütün bunlar kime ne kazandırır?
Kısa vadede gündemi değiştirmek, bir süreliğine sorumluluktan kaçmak veya taraftarların dikkatini başka yöne çekmek mümkün olabilir. Ancak zamanın ve hakikatin önünde hiçbir algı sonsuza kadar ayakta kalamaz. Gerçek, ertelense de ortadan kalkmaz. Cevapsız bırakılan sorular, üzeri örtülen yanlışlar ve görmezden gelinen sorumluluklar bir gün yeniden karşımıza çıkar.

Asıl mesele, kimin kimi susturduğu olmaz, kimin hangi işi, hangi anlayışla ve hangi sonuçla ortaya koyduğu olur. Bir işi değerlendirirken ölçümüz kişilerin kimliği, kurumların adı, kuruluşların yakınlığı ya da uzaklığı olmamalıdır. Ölçümüz; adalet, hakkaniyet, liyakat, dürüstlük ve kamu yararı olmalıdır. Aynı davranış, kim tarafından sergilenirse sergilensin aynı ölçüyle değerlendirilmelidir. Yakınımızın yanlışına mazeret üretip uzağımızın doğrusunu görmezden geliyorsak adalet yerine tarafgirlikten söz ediyoruz demektir.
Oysa ahlaki tutarlılık, tam da insanın kendi tarafına karşı da adil olabilmesinde kendisini gösterir. Yanlışı yapanın kim olduğuna bakmaksızın yanlışa yanlış diyebilmek, doğruyu söyleyenin kimliğini sorgulamadan doğrunun hakkını teslim edebilmek, herkesin harcı değildir. Fakat toplumsal güvenin temeli, tam da bu erdem üzerine kuruludur.
Adalet, yalnızca karşı tarafa uygulandığında adalet olmaz. Kendi tarafımız içinde de adalet vazgeçilmez görüldüğünde adalettir…
*Asıl Erdem…
İşte bu nedenle kişi, kurum ve kuruluşların birbirleriyle olan ilişkilerinde ayrımcılığa, imaya, ötekileştirmeye ve ayrıştırıcı söylemlere yer vermemesi hayati önem taşır. Farklı düşünmek bir kusur değildir. Farklı görüşlere sahip olmak, farklı yöntemler önermek veya farklı bir yol izlemek, kimseyi düşman hâline getirmez. Asıl erdem, farklılıkları bir çatışma sebebi yerine ortak aklı geliştiren bir imkân olarak görebilmektir.
Hepimizin aynı düşünmesi gerekmiyor; ancak hepimizin aynı adalet duygusuna, aynı ahlaki hassasiyete ve aynı insani sorumluluğa sahip çıkması gerekiyor. Çünkü birlikte yaşamak, birbirimize benzemekle olmaz, birbirimizin hakkına ve hukukuna saygı göstermekle mümkündür. Bu çerçevede rekabetin de bir ahlakı olmalıdır.
Yarışmak; rakibini kötülemek, rakibin emeğini küçümsemek, onun üzerinden imalar üretmek veya toplumun bir kesimini diğerine karşı kışkırtmak doğru bir yöntem kabul edilmez. Yarışmak, kendi doğrularını ortaya koymak, kendi projelerini anlatmak, kendi başarısını göstermek ve ortaya koyduğu işin hesabını verebilmektir. Başkasının ayağına çelme takarak öne geçmeye çalışmak, gerçek anlamda önde olmak olmaz. Rakibini itibarsızlaştırarak kazandığını sanan, aslında kendi itibarına kan kaybettirir.
Bir insanın büyüklüğü, rakibini küçültmesi yerine kendi değerini ne kadar yükselttiğiyle ölçülür. Bir kurumun itibarı, başkalarının eksiklerini ne kadar görünür kıldığıyla ölçülemez. Kendi sorumluluklarını ne kadar yerine getirdiğiyle belirlenir. Bir kuruluşun gücü de insanları hangi safta topladığıyla ölçülmez hangi ortak değerler etrafında buluşturabildiğiyle ölçülür…

Öyleyse yarışın yolu açıktır. Herkes kendi emeğini ortaya koymalı, kendi hesabını vermeli, kendi yanlışını düzeltmeli ve kendi doğrusunu savunmalıdır. Hiç kimseye kimliğinden, inancından, düşüncesinden, kökeninden veya aidiyetinden dolayı farklı muamele edilmemelidir. Hiç kimseye peşinen suçlu, hiç kimseye kayıtsız şartsız haklı gözüyle bakılmamalıdır. Herkes, yaptığı işin niteliği ve ortaya koyduğu sonucun değeri üzerinden değerlendirilmelidir.
Çünkü adaletin terazisi kişilere göre değişirse güven sarsılır. Güven sarsıldığında ise yalnızca bir kişi ya da kurum yerine ortak geleceğimiz zarar görür.
Burada özellikle altını çizmem gerekir. Yanlışı dile getirmek düşmanlık kabul edilmemelidir. Hesap sorulmasını istemek husumet olmaz. Bir uygulamanın yanlışlığını açıkça ifade etmek, o uygulamayı yapan kişi veya kurumu bütünüyle yok saymak anlamına gelmez. Tam tersine, eleştiriyi ahlaki sınırlar içinde tutmak, muhatabın da yanlıştan dönme imkânını korumaktır. Adil bir eleştiri, insanı mahkûm etmez, yapılan işi düzeltmeye yöneltir.
Ancak bu anlayışın samimi olabilmesi için eleştirenin de kendi sorumluluğunu bilmesi gerekir. Gerçekleri çarpıtmamak, doğrulanmamış iddiaları yaymamak, kişilik haklarını gözetmek ve kullandığı dilin doğurabileceği sonuçları hesaba katmak zorundadır.
*Tahrip Değil Tahrik Kalıpları…
Söylemlerin, açıklamaların satır aralarına, tahrip kalıbı şiddetinde tahrik kalıpları yani tahrik cümleleri yerleştirmek şeytani bir akıl hocasının geri tepen bir fikri olarak sırıtır ve tepki çeker… Ahlak, yalnızca muhatabımızdan beklediğimiz bir yükümlülük olmamalıdır. Öncelikle kendimize uygulamamız gereken bir ölçüdür.

Bugün ihtiyacımız olan şey, kimin daha yüksek sesle konuştuğu veya kimin gündemi daha fazla değiştirebildiği ölçüsü yerine, ihtiyacımız yanlış karşısında susmayan, doğru karşısında hakkı teslim eden, eleştirirken ölçüyü kaçırmayan ve yarışırken insanlığı unutmayan bir anlayış olmalıdır.
Köşeye sıkışınca konuyu saptırmak yerine, gerçeği kabul edebilmek erdemi göstermek gerekir. Hata yapınca mazeret üretmek yerine sorumluluk üstlenebilmek isabet olur. Rakibi düşmanlaştırmak yerine onunla aynı hukuk zemininde yarışabilmek işin doğrusudur. Farklılıkları ayrışmanın bahanesi yapmak yerine ortak geleceğin zenginliği saymalıyız. İşte asıl güç budur.
*En Büyük Zafer…
Unutmayalım lütfen. Son sözü her zaman en çok konuşan yerine haklılığını ortaya koyabilen söyler. En büyük zafer, başkasını susturmakla olmaz. Kendini doğru anlatabilmekle olur. En kalıcı itibar, rakibini geride bırakarak oluşturulamaz. Aksine, rakiple yarışırken bile ahlakından ödün vermemekle oluşturulur. Çünkü mesele yalnızca kazanmakla ölçülmez. Nasıl kazandığımız, neyi savunduğumuz ve geride nasıl bir iz bıraktığımızda önem arz eder.
Ve nihayet, herkesin kendisine sorması gereken soru şudur. Biz gerçekten bir işi daha iyi yapmak için mi yarışıyoruz, yoksa kendi yanlışımız görünmesin diye başkasının yanlışını mı büyütüyoruz? Bu soruya vicdanıyla cevap verebilenler, yalnızca tartışmaları kazananlar olmayacaklar aynı zaman da geleceğin de kazananları olacaklardır…




