Teşekkür Etmeyi Bilmiyoruz

0
70

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? İstanbul’da havalar gri bu sabah ve biz buna rağmen dünyanın ahvalini hiç kafaya takmadan geniş bir  geziye çıkmak üzereyiz ve yine derdim teşekkür üzerine…

Teşekkür etmeyi bilmiyoruz. Çoktan beri dikkatimi çekiyor. Ama görmezden gelmeye çalışıyorum. Teşekkür etmeyi bilmiyor muşuz aslında? Özür dilemeyi de. “Kusura bakma” demeyi de bilmiyoruz. Sözümüzde duramadığımız zamanlarda da bunun nedenini açıklama ve  özür sayılabilecek cana yakın bir sözcük kullanmayı da bilmiyoruz. Ya da hepsini biliyoruz da yapmıyoruz, çünkü bizi bundan alıkoyan o sefil “ben”liğimizin o kadar esiriyiz ki onu dışlayıp “biz” olmayı beceremiyoruz. Bunun için gayret bile etmiyoruz. O kadar birlikte yaşamaya alışmışız ki onu büyütüp, altında nasıl ezildiğimizin ayrımında bile olmuyoruz. Ve böyle, böyle gittikçe bencilliğin derin karanlık kuyusunda insan olmanın o dayanılmaz inceliğini yitirip, boş başaklar misali yaşamımızı sürdürüyoruz. Bu duruma üzülüyorum, tabi üzülmediğimi sandığım çokkk zamanlar da. Çünkü teşekkür dilimin ucunda olur her an. Ve her şey için. Teşekkür etmeyi bilen ve birini kırdığı zaman ki asla bilerek değil. Ve kesinlikle kırıldığım için  kırdığımda, özür dilemeden, gönül almadan günü bitirmeyen biri olarak, üzülmemek elde değil tabi.

Arkadaşlarım yıllar  boyu “sana okulda yalnızca teşekkür etmeyi mi öğretiler” diyerek benimle dalgalarını geçtiler. Ama teşekkür etme huyundan vazgeçiremediler. Ne yazık ki üzülerek söylüyorum onlar da teşekkür etmeyi  bir türlü öğrenemediler. Onlara örnek olamadım. Bu benim yenilgim kabul ediyorum. Ki Jan Jakruso’nun çocuk eğimi “Emil” adlı eserini daha sanırım on yaşında iken okumuştum (nasıl, niçin okudum bilmiyorum, o yaşta? Belki yalnızca evde olduğu için) daha sonraları yeniden okudum ve yeniden ve yeniden. Ve inanıyordum ki en az onun inandığı kadar. Örnekleme sanatına. Sözle değil davranışla örnek olunabileceğine. Ama gördüm ki evet benim çocuklar öğrendi, yalnızca örneklemelerden değil tabi. Ancak arkadaşlarım dostlarım yakınımın da olan hiç kimseye bir nefes kadar bile yaramadı davranışlarım. Bu yüzden hep yalnız, hep bir köşede kaldım. Ancak ne yaman bir çelişki ki bu sevgili arkadaşlarım, kendileri yapmadıkları her şeyi kesinlikle başkasından beklerler. Ve çok kaba bir şekilde uyarırlar bile. Görmezden geliyorum dedim çokkk zaman.

Gerçekten her an gördüğümü ciddiye alsam çok değişirdi durumlar. Ve pılımı pırtımı toplayıp kendimi dağlara vurmam gerekirdi ki yine çok zaman bu özlemleri duyuyorum ve sizinle de paylaşıyorum. Ancak hep düşünüyorum ki bütün canlılar doğalarına göre davranırlar. Yani bir çiçeğe açma diyebilir misiniz? Hanım eline, nergise, güle, kokma diyebilir misiniz? Kediye miyavlama, köpeğe havlama denebilir mi? Tabiî ki denemez. Değil mi? Deseniz de zaten işe yaramaz. Akreple kaplumbağanın öyküsünü bilirsiniz. Akreple kaplumbağa bir su kenarında buluşurlar. Karşıya geçeceklerdir. Akrep beni sırtında geçirsen sana hiç zarar vermem diye yeminler eder kaplumbağaya. Kaplumbağa hayır der ancak akrep o kadar dil döker ki sonunda garibim kaplumbağa inanır akrebe. Ve onu sırtına alıp suyu atlar. Tam karşıya geçerken akrep kaplumbağayı ısırıverir. Can haviliyle haykırır garip kaplumbağa. Ne yaptın der. Hani söz vermiştin. Ne yapayım kardeş der. Ben akrebim ve doğama uymak zorundayım. İşte bu kadar  basit…

Bu kıssa iyi güzelde… Sözünü ettiğimiz hayvanlar ama. Oysa bizim yakındığımız insan. İnsan aklı ve görünüşü ile diğer canlılardan ayrıdır. Ona yön veren aklıdır eğer onu kullanmasa, diğer canlılardan bir farkı kalmaz doğasında incelik var. İyilik var ve tabi ki haldır, huldur kötülük, kin, kıskançlık, benlik gibi kötü huylarda var. Ve hangi tarafınızı beslerseniz o taraf beslenir güzelleşir. Ancak insanlar güzelden yana görünseler de besledikleri şey “ben”likleri ve bu yüzden unutuyorlar insana dair bütün incelikleri…

Bu yüzden bugün görmezden gelemiyorum kabalıkları ve ruhum inciniyor ta derinden sesimi soluğumu kesiyor incinmişliğim. Ve sevgili okuyucularım şimdilik sağlık ve sevgiyle kalalım  diyorum. Bizim  için hiç önemli görünmeyen bir sözcük bir teşekkür bile bazı insanların belki yaşamında yeni bir kapı açabilir.  Unutmayalım. Yase

Şubat Güneşi

“Ama banyoya gitmek zorundayım” diyerek ayağa kalktı. “Bir dakika yanına mum al yardım etmemi ister misin?” “Hayır, teşekkür ederim yolu biliyorum” diyerek elinde mum banyoya gitti elini yüzünü yıkadı. Sonra saçlarını taradı, ortadan ayırıp iki örgü yaptı örgüleri başının üzerine taç gibi sardı. Alttan bir birbirine bağlayarak işini tamamladı.

Aynaya vuran görüntüsü mumların ışığında çok gizemliydi. Kendini daha iyi hissediyordu şimdi eline mumu alarak etrafa çarpmamak için dikkatli, dikkatli ağır, ağır yürüdü. Ahmet çay demliyordu. Zeynep’in geldiğini görünce döndü. Kız beyaz geceliği içinde elinde mumla kuğu gibi süzülerek geliyordu. Karanlıkta hayalet gibi şeffaf görünüyordu sanki dokunsan yok olacak gibi. “Zeynep!” diye fısıldadı Ahmet “ne güzel olmuşsun.” “Ne yani çirkin miydim ki” diye kız gülümsedi.

“Valla ne yalan söyleyeyim, seni gördüğüm ilk andan beri ya ağlıyorsun ya uyuyorsun üstelik hep karanlıktayız. Bu kadar güzel olduğunun ayrımında olmadım. Şimdide hayalet gibi görünüyorsun ama saçlarını toplaman bile yetmiş.”

“Sıkıldım kendimden bari saçlarımı toplayım dedim ama uzun sürmez bu düzenli görünüşü birazdan eski haline gelebilir!” “Şaka yaptım prenses siz  her halinizle güzelsiniz şimdi buyurun oturun” reverans yaparak  oturmasına yardım etti.

Kız otururken “teşekkür ederim çok kibarsınız efendim” dedi. “Sıcak bir fincan çay ister miydiniz acaba?” “Yanında ne olduğuna bağlı…” “Siz isteyin biz yaratırız hanımefendi.” Zeynep bir an düşündü. “Ahududulu pasta var mı?” “Ya taze bitmiş, hanımefendi acaba zencefili kurabiye ve anasonlu susamlı bisküviye ne der?”

“Yanlış anımsamıyorsam sizde tavuk suyuna çorbada varmış. Acaba bir kâse alabilir miyim?” “Aman efendim ne demek derhal” diyerek Ahmet  masaya bir servis açtı, ocağın üzerindeki tencereden bir kase çorba doldurdu. Zeynep hemen masaya yanaştı. Ahmet kâseyi önündeki tabağa dikkatle yerleştirdi.

Zeynep “çok acıktım” diyerek çorbasından bir kaşık aldı. Sonra “gerçekten müthişsin Ahmet çorba harika olmuş ben bile böylesini yapamazdım” dedi. Ahmet “hadi ya” dedi. “Demek sen bile böylesini yapamazsın bayıldım alçak gönüllüğüne” Zeynep elinde kaşık kahkahalarla gülmeye başladı. Biraz önceki sıkıntıdan eser kalmamıştı üzerinde. Ahmet’te kendini garip bir şekilde iyi algılıyordu. Çorbasını içerken “huyum kurusun alçak gönüllü olmayı beceremiyorum” dedi.

Ahmet “aman sen alçak gönüllü olma ama şu çorbayı yut olur mu?” “Tamam” diyerek Zeynep hızlı, hızlı çorbasını içmeğe devam etti. Ahmet aniden kıza bakıp “Zeynep sen kimsin ya” dedi. “Tamam, söyleyeceğim ama önce şu sıcak çorba içip enerji toplayım.” “Eh bakacağız artık nasıl çorba içeceksin?” Zeynep uslu çocuklar gibi çorbasını içmeye devam etti. Kendisini dikkatle inceleyen Ahmet’te baktı. “Çok güzel olmuş gerçekten eline sağlık” dedi. “Afiyet olsun Zeynepçim sen bir şey yiyince ben mutlu oluyorum.” “Ama şimdi sen bir şey yemiyorsun?”

“Yok, yok, yok bende çorba içeceğim” diyerek kendine de bir kâse çorba koydu üzerine bol, bol limon sıktı. İştahla içmeye başladı. İkisi çorbalarını sessizce içtikten sonra aynı anda peçete ile ağızlarını silip birbirlerine baktılar. Zeynep kasesini uzatarak “biraz daha alabilir miyim” dedi gülümseyerek. Ahmet şaşkınlıkla “Ciddi misin?” dedi. “Evet” “Hemen.” Ahmet bir kâse daha doldurdu kıza. Zeynep limonsuz çorbayı sakin, sakin içti hiç başını kaldırmadan. Ahmet sabırsızlanıyordu. “Hadi şimdi anlat bakalım sen kimsin?”

“Of, ben kim miyim? Çok zor bir soru bu! Kim, kim olduğunu biliyor ki? Zaten hiç bilmiyordum şimdi hiç ama hiç bilmiyorum, ben kimim ya!” diye hınzırca gülümsedi. “Sana içimi açtım yetmedi mi? Şimdi dinle beni öyleyse” diyerek tatlı genizden gelen bir sesle başladı. Arkası Yarın

Günün Şiiri

Barış Nedir Sevgilim

barış nedir sevgilim
biliyor musun
bir köprü müdür üstüne gölgeler düşünce çöken
halka açılamadan batan bir şirket
iki savaş arasında verilen çay molası mıdır barış
yoksa
hurdacıya söylediği son sözler mi
bisikleti vurulan bir çocuğun
söyle sevgilim
Einstein’ın Roosevelt’e yazdığı mektup mudur barış
Lozan’dan gelen telefon mu Mustafa Kemal’e
çöplerini bilimin süpürdüğü bir sokak mıdır barış yoksa

söyle sevgilim
de ki
tünediği balkon uçuruma düşen yavru bir kuştur barış
saatçiyi hapse attıkları için kurulamayan bir meydan saati
ayağımızdaki paslı çiviyi bacağımızı keserek çıkaran bir melek
de ki
aptalların türküsü
oyuna getirilenlerin ülküsüdür barış
dişleri sökülmüş Asya kaplanıdır kapitalizmin sirkinde

de ki sevgilim
içine bayat pil konmuş el feneridir barış
fosforlu izleridir bayrakların üzerinde gezen salyangozların
barış düşsel beyaz buluttur bir kaleye çarpıp dağılan
kör bir toplumun tehdit dolu yazılarla kirlettiği bir defterdir
barış
kendinde bulamayıp başkalarında aradığıdır insanın
barış
halkının üzerine devrilen bir devlettir zor dönemeçlerde
açılmadığı için posta kutusunda ölen bir mektuptur barış
patlayıp seyircileri öldüren bir futbol topudur son dakikada

bunların hiçbiri
hiçbiri değilse barış
söyle sevgilim
savaşın düş kurduğu yerlerde
hangi yüzsüzün uydurduğu bi’ sözcüktür
şu dillerden düşmeyen barış

Akgün AKOVA

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here