Sıradan Olamayan Günlerden Sıradan Olan Bir Gün…

0
35

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Karantina günleri devam ediyor, yasakları delen deliyor, delmeyen gün sayıyor! Zor ve sıkıcı günler yaşıyoruz, bazen gerçekten depresyon durumlarındayız, bazen sıradan bazen de “of ya” durumlularında. Neye şaşıyorum biliyor musunuz? Evden çıksın diye neredeyse yalvardıklarınız, günlerce evden çıkmazken şimdi yasaklar konunca “ay çok sıkıldım dışarı çıkalım” diye mıymıylanmaya başladı. Valla işte biz böyleyiz yasakları delmek için mantıksız bir çaba içindeyiz. Oysa azıcık ilgiyi kendi üzerimizden başkasının üzerine yönlendirebilsek, hiçte sıkılmazdık ve kimsenin canını sıkmazdık ya. Neyse sabır diliyorum, bütün dünyaya evde birbirini öldürmeden bu günleri yaşayıp sağlıkla bitirene dek.

Aslında bu sayede insanlar kendileri ve aileleri hakkında bilmedikleri birçok şeyi öğrenmiş oldular ve artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak, güzel günler dedik, hastalıklı günler geldi. Ekonomik durum kötü dedik virüs geldi, nerdeyse dibi gördük. İşsizlik diye ağlıyorduk işi olanlar bile işsiz kaldı, çok konuşanlardan bıkmıştık, iki söze hasret kaldık. Hep işimiz vardı, konu komşuya gidemedik, evde kaldık. Ve aslında ölüm uzak değil on dakikalık mesafede onu gördük… Dilerim çevremize bakışımız değişir, gurursuz, kibrimizden az da olsa vazgeçeriz, yardımlaşmayı yalnız ve yaşlılara normal zamanlarda da nasıl davranacağımızı öğreniriz. Ve insan bu dilerim ders alır yaşadıklarından yalnızca bir süreçti geldi ve geçti demez.

Ve sevgili okuyucularım vitamin ilaç reklamları coşmuş vaziyette. Herkes bir birine bir şeyler öneriyor. Doğru yanlış bilmeden ve en çok bu adı lazım değil haberleşme reklamları canımı sıkıyor. Sevgili, arkadaş öyle duygulu, öyle kutsal bir şeymiş gibi anlatıyor ki, bilmeseniz, canınız yanmamış olsa inanırdınız.

Yani bizim kapıcı hanım, engelli bir oğlu var, ona bakıyor, ev ve merdiven temizliği yaprak geçiniyorlar.  Oturduğu evde internet bağlantısı vardı. Ama çoktan beri parasını ödemekte zorlanıyordu, kapatmak için başvurdu, bir sürü bahane ile kapatmadılar. Evi pahalı gelmeye başladı, köye taşınmak zorunda kaldı bu kez yeniden net ve telefonunu kapatmak için başvurdu. Ve o kadıncağız iki gün üst üste köyden şehre inip kurum kurum gezdirildi, sinirleri haşat oldu, engelli çocuğu perişan, iki gündeliğinden de oldu. Sonunda bu işi bitti ama kendisi de illallah etti. Geçmişte aynı şeyleri bendenizde yaşadım. Kardeşim yardım yaptığını söylediğiniz kurum önce üyelerine yardımcı olsun hayatlarını zorlaştırmasınlar. Her şey para değildir, her şey reklam değildir.

Ve sevgili okuyucularım işte sıradan olmayan günlerden sıradan bir gün yazısı. Ve şimdilik sağlıkla, sevgiyle kalalım, ayrımsız, gayrımsız her zaman hep birlikte. Yase

& & & & &

Baba

Çok eski zamanlardan birinde kötü bir adet varmış. Yaşlılar artık iyice ihtiyarlayıp iş yapamaz duruma geldiklerinde ormana götürülür, orada yırtıcı hayvanlara bırakılırmış. Böylece zaten az olan yiyeceklerin, çalışan gençlere yetmesi sağlanmaya çalışılırmış.

İhtiyarları belli bir yaştan sonra evde tutmak yasak olduğundan kimse yaşlı anne babasını evde gizleyemez, komşusu görüp ihbar edecek diye korkarmış.

İşte bir gün yaşlılardan birini oğlu ormana götürüp bırakmak istemiş. Kış mevsimiymiş. İhtiyar, oğul ve küçük torun beraberce ormana gitmişler.

İhtiyari bırakmış dönüyorlarmış ki, küçük torun oyuncak kızağını dedesinin yanında unuttuğunu fark etmiş. Babasına dönüp almalarını söylemiş. Babası umursamayınca da : “Kızağımı almalıyım, yoksa sen yaşlandığında seni neyle ormana götürüp bırakacağım?” demiş.

Oğul o an anlamış ki, ihtiyar babasının kaderi, yaşlandığında kendi kaderi de olacak. Dönüp babasının ellerini çözmüş. Alıp eve geri getirmiş. Samanlıkta saklayıp her gün ona gizlice yemek vermeye başlamış.

Bir süre sonra köyde hayvanlar arasında bir hastalık yayılmış. Hayvanlar birbiri arkasından ölüyormuş. İhtiyar oğluna şöyle demiş: “Hastaları iyilerden ayır. Onlara şu-şu otlardan ilaç hazırla. Sağlıklılara da şöyle-şöyle yap.”

Oğlan ihtiyar babasının dediklerini yapmış. Gerçekten de onun hayvanları arasında ölüm azalmış. Çoğu kurtulmuş. Bayram geldiğinde her sene olduğu gibi, o sene de köy halkı kurbanlar kesmeye başlamış. İhtiyar oğluna şu öğüdü vermiş: “Köyde hayvan çok azaldı. Senin de fazla hayvanın yok. Bu sene kurban kesme.” Gerçekten de bir iki ay içinde bütün köy tarlalarda çalıştırılacak hayvan sıkıntısı çekmeye başlamış. Ama ihtiyarin öğüdünü dinleyen gencin hayvani varmış.

İlkbahara doğru köyde artik ekmek yapacak tahıl bile kalmamış. Ama asıl sorun, tohumluk olarak kullanabilecek kadar bile tahıl olmamasıymış. Tarlaya ne serpeceklerini, gelecek senenin mahsulünü nasıl hazırlayacaklarını bilemiyorlarmış. İhtiyar bu konuda da oğluna öğüt vermiş: “Yavrum, ahırın çatısı samanla doldurulmuştur. Onları çıkar, yeniden döv. Oradan tohumluk buğday çıkarabilirsin.”

Oğlan, ihtiyar babasının dediği gibi yapmış. Köyde tohumluğu olan tek aile onlar olmuş. Bütün köy halkı bu gencin büyücü olduğunu düşünmeye başlamış. Öyle ya, herkesin isi kötü giderken, bu evde garip bir şekilde kötülüklere bir çare bulunuyormuş. Evi gözlemeye başlamışlar. Sonunda da gerçek anlaşılmış, ihtiyar babanın hala yaşadığı ortaya çıkmış.

Köylüler genci krala şikayet etmiş. Kral önce yasalarını hiçe sayan gence kızmış. Ama olup bitenleri dinledikten sonra iyi ve yerinde bir öğüdün çok şeyi değiştirebileceğini kabul edip, ihtiyarlarla ilgili yeni bir kanun çıkarmış. “Bundan böyle çocuklar, anne ve babalarına yaşlılıklarında bakacaklar. Onların gönlünü hoş tutacaklar. Çünkü onların hayat deneyimlerinden her zaman için öğrenebilecekleri şeyler var.”

& & & & &

Nazlı

Aynı zamanda Nazlı’nın annesi de kocasına aynı şeyleri söylüyordu. “Seni o kadar seviyor ki yüzüne nasıl bakacağını bilemediği için kaçtı kızımız, ne olurdu onu görmezden gelseydin?” Mutfakta oturmuş önünde çay bardağı ayakta son hazırlıklarını tamamlamaya çalışan kocasına bakıyordu. Güneş ile konuştuktan sonra Nazlı’nın babası kızının Mersine gittiğini otobüs firmasından aldığı bilgilerden öğrenmişti.

O da hemen Mersine gitmek için biletini almış şimdide gitmeye hazırlanıyordu. Karısına yanıt vermedi çantasını omzuna atıp salona doğru yürüdü. Eşi de peşinden yürüdü kadın ayaklarını nerdeyse sürüyordu bir günde yaşlanmış gibiydi. Kocasına güvenmek istiyordu “ne olur kızımızı geri getir” diye kocasına sarıldı gözyaşları adamın gömleğini ıslatmıştı.

Nazlı’nın babası nerdeyse on gün gece gündüz dolaşarak kızını aradı bütün tanıdık akraba kim varsa gezdi kızını sordu ama nafile hiçbir yerde yoktu aklına Kıbrıs’a gitmiş olabileceği geliyordu ama kızı oraya gitmeye cesaret edemez diye düşünüyordu.

Güneş bu arada ne annesine ne de babasına Nazlı hakkında bir şey söylemeden sınıf arkadaşı İpek ile Kıbrıs’a gitmek için yola koyuldu. Arkası Yarın

Günün Şiiri

İşte Tam Bu Saatlerinde

İşte tam bu saatlerde bir yara gibidir su
Yeni deşilmiş uçlarına sokakların, küçük uçlarında.
Senin o güneş sarnıcı gözlerin
Ölüm yası içindeki bir evde
Olmaması gereken birşey gibi,kırılan bir ayna gibi.
Bu saatlerde.
Çarmıhını yanından eksik etmeyen bir İsa gibi
Merdiven taşıyan bir adam görüyoruz
Bu adamı ne kadar çok seviyorum, bu kuşu ne kadar
Sen ne seviyorsun sen zaten sevince
Alnınla ayıklarsın yeryüzünü,
Çardaklar binaların ağızlarında
Aşar gider kendi sınırlarını
Köpekler gizli bir dağı havlar.

Bunlar iyidir diyorum bunlar senden haberli,
Yoksa nerden bilecekler
Korbon sınırlarında yaşayan balıklar
Kovadan sızan hiçret gününü,
Peygamberin parmaklarına asıp paltolarını
Nasıl girecekler tanrıevine
Mucizesever müslümanlar,
Ve On Binlerin Dönüşü sırasında
Grek keçilerinin çiftleştiği
Dağ yolları neyle donacak?

Yine de sevişirken
Kullandığımız her kelime
Hırsızın devirdiği eşya.

Minibüsleri morarmış sokaklar
Buğdayın parayla değişildiği
Paranın ekmekle değişildiği
Ekmeğin tütünle değişildiği
Tütünün acıyla değişildiği
Ve artık hiçbirşeyle değişilmediği acının.
O sokaklarda.
Saatler yağmuru gösteriyor,
Bugün bu küçük salı günü
Herşeyi eksik İstanbul’un, tepedekilerden başka
Yalnız Galata
Galata
Gecenin bodrumlarında beslediği
O tükenmez paslanmaz tutkusu
Bir ağız mızıkası halinde
Denize yediriyor yavaş yavaş

Cemal SÜREYA

Üstü Kalsın

Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir…

Üstü kalsın…

Cemal SÜREYA

Günün Sözü

Zayıf, daima adalet ve eşitlik ister, halbuki bunlar kuvvetlinin umurunda bile değildir.
Aristoteles

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here