Geçmişe Özlem…

0
17

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Bazen bir şarkıyla uyanırız ya. Sözlerini aslında bilmediğimiz tınısını anımsamadığımız. Ama belleğimizin bizden habersiz  kaydettiği… “Galip Derviş” adlı diziyi izliyor muydunuz? Bir bölümünde hani deprem oluyordu o zaman Galip Derviş başka bir dilden konuşmaya başlıyordu ilk bölümlerinden birindeydi herhalde. Herkes şaşıyordu hatta merak ediyordu. Ama kendisi bunun farkında bile değildi. Herkesin onu anladığını sanarak konuştukça konuşuyordu. İşte bu bazen hiç önceden bildiğimizi sanmadığımız bir şarkıyla uyanmak durumları aynen Derviş’in depremde başka dil konuşması gibi bir şey. Hafızanın işgüzarlığı! Ama ne yalan söyleyeyim hiç şikâyetim yok. Hatta seviniyorum ve hafızamı seviyorum. Benden gizli işler çevirse de aslında koruyor karanlık düşüncelerden. Bu sabahta öyle oldu. Bir şarkı var dilimde ama ne bilmiyorum belki bir ağıt!!!

Küçükken, kardeşimle radyoculuk oynardık. Bazen spiker, bazen ses sanatçısı, bazen yorumcu olurduk. Ve radyomuzun sesi en yüksek perdeden yankılardı arka bahçede. Sesimiz akardı su gibi. Hiç şaşmazdı sözler makamlar!! Şimdi o zamanları çok özlüyorum. Arka bahçemizi ve kardeşimi ve avaz, avaz söylediğimiz neşeli şarkılar söylemeyi…

Köpeklerimiz vardı ve kedilerimiz. Onları da özlüyorum. Tasma muhabbetti vardı bir zamanlar. Tasmasızdı köpeklerimizin hepsi. Teklifsizdi inip çıkmaları iki taraflı merdivenlerden. Tavuklarımız  vardı  her gün yumurtlayan… Ve yumurtadan çıkmalarını beklediğimiz civcivlerimiz vardı. Kuluçka günlerini sayardık. Tam 21 gün. O gün okula gitmezdik eğer tatil değilse ya da geç giderdik. Yumurtayı kırıp teker, teker çıkışlarını izlerdik. Islak yapış, yapış ve minnacık… Asla dokunamazdık anneleri tetikte olurdu. Kartal gibi parçalamaya hazır civcivine uzanacak alçak eli.

Onları besledik ilerleyen zaman içinde, anneleri emanet etmeyi öğrenmiş olsa da yine en ufak bir şeyde  tırnaklarını ve gagasını hazır tutardı… Ve ağaçlarımız vardı çiçeklerimiz. Ve bize onları sevmeyi, korumayı, saygı göstermeyi öğreten büyüklerimiz vardı. Şarkımıza asla karışmayan…

Pamuk var şimdi öğrencilerimle gelen onunda tasması yok. Ona “kızım” diyor Can, sevgiyle bakıyor yüzüne. Onlarda şarkı söylemek istiyorlar mı merak ediyorum? (soracağım geldiklerinde) Acaba kapımın önünden geçip giden insanların içinden, şarkı söylemek geliyor mu? Biraz  önce kapıdan başını uzatıp  garip,  garip sorgulayan  her şeyi,  buz gibi soğuk cümleler kuran, siyah gözlüklü, siyah kot pantolonlu, saçları arkada gelişi güzel toplanmış genç hanım hiç ömründe şarkı söylemiş mi? Arabasını şimdi, kapının önüne park eden yakışıklı. Küçük dünyaları ben yarattım havaları ile okula doğru yürürken acaba içinden şarkı söylüyor olabilir mi?  Yine hiç ilgisi olmayan. Aniden içine doğan! İnşallah!!!

Herkes şarkı söylesin istiyorum… Biz küçük olmaktan çıktığımızda da şarkılar söylerdik kardeşimle. Merdivenleri tırmanırken, kitaplarımızı düzeltirken hatta ders çalışırken… Ama artık özeldi minik hayatlarımız. Odalarımız ayrılmış ama kilit takılmamış kapılara.. Kimse kimsenin odasına girmezdi patadak. Saygısızlıktı öyle pat kapı girmek, şunu bunu karıştırmak hiç gereği yokken. Açık olduğu için her taraf merak etmemize de gerek kalmazdı hiçbir şeyi. Nettik hiç sağa sola kaykılmadan konuşurduk.

Haksızlığa karşı koymayı, insanları  ve hayvanları  aşağılamamayı, ayırmamayı, şu bu o diye. Bize kimse öğretmedi.  Biz gördük büyüklerimizden onlar yapmıyordu bizde yapmadık. Ve bütün bunları yapanları gördükçe inanamadık “olmaz” dedik. Ama bal gibi olurmuş sonradan öğrendik.

Aslında bu sabah özlemle uyandım bir şarkıyla uyanmak istiyordum oysa ama olmadı. Sahi  ama  insanın yüreği yanık olunca da şarkı söyleyebilir aslında. “Ona bir şey olursa bende yaşayamam” dediğimiz sevgilinin daha mezarında kurumadan nergisleri bir şarkı vardı dilimde. Yine kendiliğinden gelen türünden? Şimdi anımsamıyorum neydi ama bir ağıttı kesin yüreğimin kesiklerinden çünkü hala kan sızar. Sağlık, sevgi, birlik ve beraberlik içinde kalalım sevgili okuyucularım ön yargılardan uzak… Yase

& & & & &

Günün Öyküsü

Avustralya’da o güne kadar kayıtlara geçirilmiş en şiddetli kuraklık günleri yaşanıyordu. Ormanda yaşayan vahşi hayvanlar, susuzluktan kırılıyordu. O kadar ki, kasaba ve köylere inip, normal şartlarda yanlarına bile yaklaşamayacakları evlerin yakınında, bir yudum olsun içecek su arıyorlardı.

Oysa çiftliklerde yaşayanların durumları onlardan daha iyi değildi. Sığırlar ve koyunlar zayıf düşmüşlerdi ve teker-teker ölüyorlardı. Çiftçiler ise ellerinde kalan azıcık su ile hem kendilerinin, hem de sahip oldukları hayvanların ihtiyacını gidermeye çalışıyorlardı. Bu yüzden o çok kıymetli suyu, vahşi hayvanlara kaptırmaya hiç niyetleri yoktu. Pek çok çiftçi, ellerinde tüfekler işe su yalaklarının ve depoların önünde nöbet tutmaktaydı.

O kuraklık günlerinden birinde, elinde silah nöbet bekleyen bir çiftçi, çalıkların arasında bir kıpırtı hissetti. “Bu mutlaka vahşi hayvanlardan biri olmalıdır” diye düşündü. Ağır ve sessiz adımlarla sesin geldiği hedefe doğru ilerlerken, tüfeğini çoktan ateş etmeye hazır hâle getirmişti bile. Yeterince yaklaştığını düşündüğü anda, nişan aldı ve hayvanın ortaya çıkmasını beklemeye başladı. Kısa bir süre sonra çalılıkların arasından, kesesinde yavrusu ile bir kanguru çıktı. Her halinden susuz olduğu anlaşılan kanguru, kahverengi gözleriyle çiftçiye âdeta yalvarıyordu. Çiftçi elini tetikten çekti. Bu anne kanguruyu öldüremezdi. Hele yavruya kıymak, asla onun yapabileceği bir iş değildi.

Kanguru ağır adımlarla, inekler için bırakılan su kovasının yanına gitti. Çiftçi hâlâ onlara bakıyordu. Kanguru da, gözlerini çiftçiden ayırmıyordu. Kovanın yanına gelen anne kanguru, yavrusunu suya doğru yaklaştırdı. Zavallı küçük kanguru, öyle susamıştı ki, az daha kovanın içinde düşecekti. Anne kanguru ise, aynı yalvaran gözleriyle çiftçiye bakmaya devam ediyordu. Yavru kanguru doya doya suyunu içip, kafasını kovadan çıkarınca, annesi onu ortaya çıktıkları çalılılıklara doğru götürdü ve kısa bir süre sonra da gözden kayboldular.

Olanları seyreden çiftçi ise, tüfeğini bir kenara koymuştu ve sessizce ağlıyordu. Çünkü anne kanguru tek bir yudum su içmemişti. Bütün o yalvaran bakışlar, “Lütfen, sadece yavrum için” demekti.

(M. E. Zimmermann-Aile Öyküleri Kitabı/Zafer Yayınları)

& & & & &

Gazetelerin birinde okuduğum bir yazı, beni son derece duygulandırdı. Bir kedi, yavrularını emzirirken memesine yapışıp sütünü emen yavru fareye hiç ilişmemiş, onu dakikalarca emzirmiş… Kedi, gözlerimin önüne geldi. Beyaz, pamuk gibi göğsünü açmış, gurur, feragat ve asaletle yavrularını emzirirken, mini-mini bir fare, belki daha gözleri açılmamış kedi yavrularının birbirinin üzerine tırmanırken boş bıraktıkları bir memeye yapışıyor… O fare yavrusunu derhal parçalayıp yutmak, bedenine geçirip, taze süt halinde yavrularına ikram etmek kedi için ne zevkli bir şey!.. Fakat hayır, o şimdi kedi değil anadır! O pamuk gibi göğsünde, gözleri yumulu yavrularına hayat sunarken, Yaratan’ın mini-mini pembe memelerine verdiği nimeti mukaddes bir alicenaplıkla, can düşmanından esirgemeyen, belki de onu şefkatle yalayan aziz ana! Anladım ki analık, can verici bir rahmet halinde serpilmeye başladı mı, bedenin bütün kasırgaları ve tufanları siner, susar. Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan

Günün Şiiri

Bana Bir Şarkı Söyle

Özledim sesini ne olur konuş
Bir gül açtır zamanların ötesinden
Karanlıklar içindeyim, kapkarayım bugün gel
Gök mavisinden, deniz mavisinden
Bana bir şarkı söyle
İçimde bir şey kımıldıyor
Gözlerim kan çanağı, yorgunum, uykusuzum
Bir baksana ne haldeyim deli divane
Yaralıyım, çaresizim umutsuzum
Bana bir şarkı söyle
Yağmur ol yağ üstüme, güneş ol ısıt
Dökül karanlığıma ışıklar gibi
Al beni, en uzaklara götür
Sesin aksın içimde bir pınar gibi
Bana bir şarkı söyle
Bütün renkleri kat birbirine
Buram buram bir turuncu getir geçen yazdan
Bir tüy gibi, bir bahar dalı gibi
Hafiften, inceden, güzelden, en beyazdan
Bana bir şarkı söyle
Bazan kar nasıl hazin yağar bilirsin
Kurşuni bir gökyüzünden ağlamaklı
İşte öyleyim, kapkarayım bugün gel
En hüzünlü sesinle, en dokunaklı
Bana bir şarkı söyle

Ümit Yaşar OĞUZCAN

Beyaz Gemi

Bir beyaz gemiydi ayıran onları..
Kadın güvertedeydi adam rıhtım ta
Şimdi unuttum yüzünü kadının
Adamın gözleri aklımda
Kana bulanmış bıçaklar gibi
Uzun kirpikleri ıslaktı
Adam dertli, adam darmadağın
Dokunsalar ağlayacaktı
Adam bitkindi adam seviyordu
Kalan kederdi giden gemiyse
Taş olduğu içindir dedim rıhtım taşları erimediyse
Derken bir düdük öttü ansızın
Bembeyaz gemi gitgide ufaldı
Korkunç yalnızlığı ile baş başa
Rıhtımda bir adam kaldı.

Ümit Yaşar OĞUZCAN

Anılarda Yaşarken

Çekingen adımlarla sesiz ve ürkek
Bir gün uzaklardan bir giz gibi geldin
O büyülü şarkılarını söyleyerek
Gençliğimi geri getirdi ellerin

Sundun paha biçilmez güzelleğini
Öylesine diri öylesine sıcak
Böylesine bir mutluluk anladım ki
Ömür boyunca bir kez yaşanır ancak

Bir kez nefes aldığını anlar bir gün
Bir kez bir kişiyle insan bütünlenir
Özlem dediğimiz o hançer bir düşün
Bir kez saplanmak için kaç kez bilenir

Anılarsa bitmez bizimdir daima
Umulmadık yerlerde yeşerir büyür
Yaşamak baştanbaşa yalan olsa da
O alır bizi uzaklara götürür

Emzirir gür memelerinden istekle
Biz farkına varmadan uzar ömrümüz
Anılarda yaşarken bir gün gelir de
Biz de birer anı olur ölürüz.

Ümit Yaşar OĞUZCAN

Günün Sözü

Çok dinlememiz, az konuşmamız için iki kulağımız ve bir dilimiz vardır.
DIYOJEN