10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü

0
5

Günaydın sevgili okuyucularım nasılsınız bu sabah? Dün 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü idi. Dünden beri düşünüyorum dudaklarımda bir gülümseme. Ruh sağlığı nedir diye. Çok-çok sıkıldığımda “ruhum içerden sıkılıyor ta içerden” diye yakınırım. Oysa “Canım sıkılıyor” deriz çoğunlukla “ruhum sıkılıyor” demeyiz değil mi? Kutsal kitapta ruh ilminin yalnızca Allah katında olduğundan söz edilir. Ve “sana ruhtan soralar”deki ruh, rabbimin emrindedir denir.

Bizim algılayabildiğimiz ise canla eş anlamlı ve Allah’ın içimize üflediği nefes! Şimdi düşünüyorum “ruhum sıkılıyor” dediğimizde aslında bize üflenen nefese saygısızlık mı ediyoruz bu durumda? Galiba “evet.”

Ve tabi kendimize yazık ediyoruz. Toplumun yüzde bilmem kaçının ruh sağlığı bozukmuş. Çok kimse depresyondaymış. Yani ruhi bozukluk yaşıyormuş. Hatta çocuklar depresyon yaşıyorlarmış ve tabi yine çakma depresyon yaşayanların sayısı da epey kabarıkmış.

Canımız azıcık sıkılsın hemen depresyondayız diye kendimize bir şeyler yakıştırırız. Bu durumda bizde çakma depresyon takılanlardanız zahir? Ancak yine, çoğumuz çakma olduğumuzu bilmeyiz ve hastaneler bizim gibilerle dolar. Çünkü gerçek depresyon gerçek bir ruh hastalığıdır. Ve baya da ağır bir şeydir. İlaç tedavisi gerektirir çoğu zaman. Çok ağır travmalardan sonra ve çoğunlukta yapısı depresif (depresyona uygun, yani havadan nem kapan) olan insanlarda görünür.

Ruh sağlığı beden sağlığı ile paraleldir diye düşünüyorum. Dikkat edin. Ne zaman “ruhum sıkkın” desek kalbimizde garip bir şeyler algılarız hareketlerimiz ağırlaşır, kendimizi yorgun ve hasta gibi algılarız değil mi?

Demek ruh sağlığı eşittir beden sağlığı. Ruh sağlığı elde edebilmek için acizane yollarım var. Bunlardan biri. Ruhumu temizlemek önce, çerden çöpten… Çer çöp değdim şey. Kafaya takmamam gereken sözler, davranışlar, olumsuz düşünceler, kuşkular ön yargılar, haset ve ön yargı ve bunu artırabilirsiniz. Bütün bunlar benim için çer çöp. Ve onların yeri ruhum değil ancak çöp kutusudur.

Böyle düşündüğümden onları ruhumda barındırmam. Barındıracağım şeyler çok ucuz ve hafif. Ve çok kolay örneğin bir limon ağacı sevgisi… Bu minnacık genç fide bile ruhuma neşe verebildiği için, ruhumu neşelendirecek doyuracak şeyler ararım. Bir müzik, bir resim, bir kitap, bir güzel söz, bir yardım, gönülden bir gülümseme, içten bir paylaşım, sözleri, yürekleri, lokmaları, paraları ve bu hafif ama çok önemli şeyleri büyütebiliriz. İstediğimiz kadar yalnızca içimizi onlar açalım.

Ve aslında “ruhum sıkılıyor ta içten” dediğimiz an ruhumuzu doyuracak bir şey bulamadığımız andır oysa etrafımızda bulamayacağımız şey yok. Ancak biz bulmak, bakmak ve de ve de sıkıntıdan kurtulmak isteği taşımayız kendimizi böylesine salıvermek çok kolayımıza gider. Ve tembelliğimizin kurbanı oluruz. Bütün çer çöpün içimize hızla koşarak yerleştiği andır o an. Ve aslında o çer çöp bize garip bir zevkte verir belki çer çöp toplayıp kötülükle sarhoş olmanın da zevki bir başka oluyordur. Ve o zevki bir müddet taşımak isteriz. Ruhum sıkkın diye sağa sola öfke yağdırarak!!!

Valla bu ruh sağlığı gününde, haftasında bir uzmanla görüşmek en iyisi… Ben yaşanmışlıklarımı paylaştım sadece. Ve yine düşünüyorum ki biz aslında ruh sağlığı yönünden sınıfta kaldık. Kendimizi geliştirmek adına doğru düzgün bir şey yapamıyoruz. Çevreme bakıyorum herkeste bir asık surat, sanırsınız nemrutla yarışıyorlar, ağızlarını bir açmasınlar, kin nefret kusuyorlar ya da hastalık, her gün diş doktoru, her gün ultrason her gün antidepresan ilaç her hafta kuaför ve gün.

Her gün daha bilmem ne? Bir türlü kendilerine yetemediklerinden kendilerine oyuncak arıyorlar. Çoğu zaman laf olsun diye hastanelere gidiyorlar eften püften şeyler için. Ultrasonların çoğu uzman isteği değil, hasta olduğunu sananların isteği, kan tahlilleri de öyle. Ve günlerce sonuçlara bakıp kendilerine acımaktan acayip zevk alıyorlar. Gençler deseniz dokunma kırılırım durumlarında. Valla ruh sağlığı çok, çok önemli çok çok.Ama hepimiz bilmiyoruz. Ve herkes ruhunu bir şekilde doyuruyor işte. Kimi nefretle kimi neşeyle… Kimide boş bırakıyor inler cinler cirit atıyor içinde.

Limon ağacıma canım nasılsın bugün diye sordum aldığım yanıt çok iyiyim sağol oldu. Bu yanıt ruhuma takviye oldu. Sizde bence ruhunuzu boş bırakmayın. Ve şimdilik sağlık ve sevgiyle kalın sevgili okuyucularım. Yase

Ve ruha iyi gelen belki bazen de gelmeyen aşka bakalım…

Mitolojide Aşk…

İlk olarak, platonik aşk… Bu terim, Platon’dan gelmektedir. (Bu kısım mitoloji değil gerçektir) Kendisi okulunda bir öğrencisine aşık olmuştur ve o zamanlar kızlarla erkekler ayrı ayrı eğitim görmektedirler. Buradan anlıyoruz ki Platon bir erkek öğrencisine aşık olmuştur ve karşılık alamamıştır, bu tür aşka da adını vermiştir (ama platonik aşkın homoseksüellikle bir alakası yoktur). Karşılıksız aşkın yansıması olarak Echo’nun hikâyesi bir örnektir… Echo’nun da kitaptan kitaba değişen hikâyeleri bulunmaktadır.

Pan, mitolojide çoban ve sürülerin yarı insan-yarı keçi tanrısıdır; flüt çalmaktadır ve yaptığı müzik, “panik” kelimesinin de kökenidir ve hareketli, neşeli, hatta gürültücüdür. Pan, bir gün küçük bir vadiden geçerken bir nenfin (nymph) şarkı söylediğini işitir. Bu bir orman perisi olan Echo’dur. Yalnızlığı seven, Zeus’un perileri olan “muse”lerden flüt çalmayı ve şarkı söylemeyi öğrenen bu genç kız Echo, insan topluluğundan ve tanrılardan kaçar, evlenmek istemezdi. Onun ahenkli ve berrak sesini duyan Pan, ona karşı vahşi bir sevgi duydu. Onun yeteneğini kıskanan ve onun güzelliğinden istifade edemeyen bu keçisakallı mabut, etraftaki bütün çobanların yollarını şaşırttı. Bu şaşkınlıkla bir gün nenfe hücum ettiler, onu öldürdüler ve vücudunun parçalarını dağıttılar. O günden beri, her tarafa dağılmış olan Echo’nun kendine özel bir yeri yoktur. Gürültüyü duyduğu her yerdedir. Ölümden sonra da müzik hafızasını kaybetmemiştir. Kulağına çarpan sesleri tekrarlar.

Diğer bir masala göre de Echo’nun felaketine sebep olan Pan değil, baş tanrı Zeus’tur. Bir gün Çapkın Zeus arza inerek bazı güzel nenfleri ziyaret etmişti. Evlilik tanrıçası olan kıskanç karısı Hera onu yakalamak istediği zaman Echo onun dikkatini başka tarafa çekti ve uzun tutarak nenflerin saklanmaları için vakit kazandırdı; fakat Hera bu hileyi anlamıştı. Sözleriyle kendisini aldatmış olduğundan, ona ceza olarak söz söylemesini kısıtlayacağını bildirdi. Hera’nın emri yerine geldi. O zamandan beri Echo, hiçbir zaman ilk defa söze başlayamaz ve ona söz söylendiği zaman susamaz. Ancak durmadan işittiği seslerin son kısmını tekrar eder.

Başka bir masala göre de (ki bu bence en güzelidir), Echo, geyikleri kovalayan bir avcı gördü. Adı Narcisse olan bu genç avcıdan daha yakışıklı bir delikanlı az bulunurdu. Onu görür görmez Echo şiddetli bir aşka tutuldu. Gizlice onu takip ediyor, günden güne aşkı alevleniyordu. Derdini açığa vuramıyordu. Delikanlı da izlendiğini hissediyor ve rahatsız olup ormanlara kaçarak gizleniyordu. Ümitsizliğe kapılan Echo başarısızlığını saklamak için derin bir mağaraya kapandı. Artık dağlarda görünmez olmuştu. Beslediği aşk onu günden güne eritti. Bütün vücudu tükendi, kanı çekildi. Ondan geriye yalnız kemikleriyle sesi kaldı. Kemikleri kaya şeklini aldılar, sesi de her tarafta dolaşarak seslenenlere cevap verir oldu.

Günün Şiiri

Güneş Taşı’ndan

sözsüz konuşan sessizlik,

bir şeyler söylüyor mu? duyuluyor mu bir çığlık?

yeni bir şey olmuyor mu zaman geçtikçe?

-olmuyor bir şey, yalnızca güneş

göz kırpıyor, bir devinim sayılmaz bu,

geri vermiyorlar bize hiçbir şeyi, zaman dönemez

geri, sonsuza dek cansızdır ölüler

ve ölemezler

bir başka türlü, dokunmak yasaktır onlara,

donmuş bir halde, kendi ıssızlıklarında,

gömütlerinden gözlerler bizi,

umarsızdırlar, bizi de fazla izlemezler,

şimdi yaşamlarının bir yontusudur ölüm,

sonsuza dek hiç olmuş bir varlık,

bir hiçtir her dakika da,

yüreğinin atışını kollar bir hayalet kral

ve son bakışın, biraz değişse de

belirir bir maskta:

yaşamımızı simgeleyen bu anıt,

deneyimsiz ve yabancı gibi duruyor,

çok az benziyor bize,

-ne zaman gerçekten bizim oldu yaşam?

ne zaman kendimiz gibi olduk?

kötü tanınıyoruz, bir baş dönmesi ve boşluktan

başka bir şey değiliz, bir çiziğiz aynada,

dehşet ve kusmuk tanımlar bizi, hiçbir zaman

bizim olmadı yaşam, hep başkalarının oldu,

hiç kimsenin değildir yaşam, yaşam bizimdir-

ötekiler hep yediler güneşin ekmeğini,

biziz ötekiler-

ben kendimden başka biriyim, davranışlarım

bana daha çok benziyor, başkaları gibi

davranırken, kendim olmak için başka biri olmalıyım,

bırak kendini, başkalarında

ara kimliğini, başkaları da yok

eğer ben yoksam, başkalarıdır veren bana

varlığımı, ben kendim değilim,

ben diye bir şey yok, hep biz varız,

yaşam başka biridir, senin ve

benim ötemde, hep ufukta,

bizi öldürür ve yabancılaştırır yaşam,

yüzümüzü ortaya çıkarır sonra da, onu eskitir,

varlık için açlık çekeriz, ah ölüm, ekmeğimiz,

Mary, Persephone, Heloise, gerçek yüzümü

görmem için gösterin bana

yüzünüzü, öteki yüzünüzü de,

sonsuza dek hepimizin olacak yüzüm,

yüzü olacak ağacın ve ekmeği yapanın,

şöförün, bulutun, denizcinin,

güneşin ve buharın yüzü olacak,

Peter’i ve Paul’ü imleyecek, bu yalnızlar takımını da,

uyandırın beni,

çoktan doğdum ben:

yaşam ve ölüm

bir anlaşma yaptı içinizde, gecenin hanımı,

berraklığın kulesi, şafağın kraliçesi,

ayın bakiresi, denizin annesi,

dünyanın gövdesi, ölümün evi hep usumda,

hep yuvarlanıyorum doğduğumdan beri,

Octavio PAZ

Günün Sözü

Bir insan hakkında, başkalarının onun için söylediklerinden çok, Onun başkaları için söylediklerinden fikir edinilebilir…
Leo Alkman

Karakteriniz, şöhretinizden önemlidir. Karakteriniz, siz ne iseniz odur… Oysa şöhretiniz, başkaları sizi ne sanıyorsa odur.
John Wooden

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here